Her şey yolunda gibiydi işten çıktığında. Standart bir günü daha geride bırakırken çok fazla şey düşünmüyor gibiydi. Metro alt geçidine inip otobüs kartını yükleyip eve gidecekti. Merdivenleri inerken birden karnında bir acı hissetti. Sanki bir kaleciydi ve hızla gelen, gol olmasına izin vermediği cisim de top değil de kocaman bir taştı. O taş, gelip karnına oturmuştu ve birden inanılmaz bir acıya sebep olmuştu.
Bir an duraksadı. “Keşke bazen bıraksam da gol olsa.” diye düşündü. “Keşke umursamasam karşımdakini, keşke gol attı diye sevinse de ben bu acıyı hissetmesem...” O an, kulaklığından gelen şarkıya takıldı: “Çok yorgunum.” diyordu, “Beni o limana çıkaramazsın.”
İşte her seferinde olduğu gibi yine terk edilmişti. Üstelik hiçbir sebep gösterilmeden. Belli süre boyunca birisinin egosunu tatmin edebilmişti sadece. Karşıdakinin canı sıkılınca da şut ve gol! İşte golü en savunmasız anında yemişti yine. Ne değişmişti? Sonuç? Yine mağlubiyet.
Bu sırada farkında bile olmadan metroya binmişti. Bu kafayla eve gitse düşünür düşünür ama ölmezdi. Gidebildiği kadar gidecek sonrasında da jübilesini yapacaktı. Kararlıydı. Sessizce, kimse onu izlemeden, bir teşekküre muhtaç şekilde, hiç tezahürat olmadan, boy boy fotoğrafları çekilmeden bunu yapacaktı. Bitiş düdüğünü beklemeyecekti bu kez. Hayatta ilk kez kendisi için bir şey yapacaktı. Şimdi kim şampiyon olmuş, kim gol kralı olmuş umrunda değildi. “Çınarlı, kubbeli, mavi bir liman” düşlüyordu sadece.