5.12.2023

Hazer

14 Şubat günüydü ve şehre yeni dönmüştüm. Seni başka bir türle aynı kafeste gördüğüm an oradan kurtarmak istemiştim. Rengine vurulduğunu da itiraf etmeliyim. Bu şehirde pek arkadaşım yoktu ve ben, ilk maaşımla sana bütün ihtiyaçlarını almıştım. Kendime ilk kez böyle bir arkadaş edinmiştim. Tüylerin gibi masmavi de bir kafes almıştım sana. Adına da “Hazer” dedim. Zaman içinde bu, “Hazer The Bird” olarak kalıplaştı. Sen cennet papağanıydın ve cennetin bir parçası olarak evimize gelmiştin. Senin sayende kuşları daha farklı sever oldum, daha çok anladım. Kocaman gözlerinle bakarken dünyaya, çok da korkuyordun her şeyden ne getirdilerse senin başına. Bu nedenle senin üstüne gitmedim hiç. İlla benim gibi konuşmanı beklemedim. Ötüşün zaten dünyaya bedeldi, seni olduğun gibi sevmeyi seçtim. Sen kafesin dibinde yüzmeye çalışırken öğrendim banyo yapmak istediğini. Sana özel banyo aldım ve korkmadığın tek şeyin su olduğunu gösterdin. Banyoya her girişinde tüylerinin parlamasına hayran oldum da nazar değmesin diye bunu açıkça dile bile getirmedim. Sen anneme arkadaş, babamın laf attığı bir vatandaş, bana yoldaş oldun. Nahifliğine ve açlıktan ölsen bile tantana etmeyecek kadar vakur duruşuna bakakaldım hep. Babam hastanedeyken ona “Hazer’i sormayacak mısın?” demiştim. Sen bize her anımızda moral oldun ve bunu sadece varlığınla yaptın. Deprem oldu, ben yanına koştum. Pıt pıt atan yüreğin sakinleşsin diye seninle konuştum. Gün geldi belki ben yetemiyorumdur diye sana arkadaş buldum. Şeftali The Bird’ü başta pek sevmemiş gibiydin ama sonraları onsuz da yapamaz oldun. İkinizin tatlı sert çekişmenize, senin nazlı hâllerine, biriniz dışarıdayken diğerini çağırmanıza, Şeftali’nin senin kafanı kaşımasına tanık oldum. Sen meyvelerden en çok karpuzu seviyordun. Hangi meyve/sebzenin iyi gelip gelmeyeceğini öğrendim seninle. Bir kuşun içeriden ve dışarıdan nasıl iyi bakılması gerektiğini videolardan izledim. Sen iyi ol diye veterinere gittik birlikte. Zamanla salıncağa alıştığını görmek, çiğdemi açabildiğini görmek beni çok mutlu etti. Yine de  çiğdemleri sen açamasaydın ben yine kendi ellerimle açıp sana verirdim. Senin görüntünden yastık yaptırmıştım, senin gibi ayraçlar yapmıştım, seni köylere götürdüm gezmeye. Yazları Didim’e götürdüm denize. Sen hep iyi ki vardın. Sen bana bu şehre alışmayı öğrettin. Şimdi bir öğle vakti size yeni bir yem almanın sevinciyle eve gelmişken senin cansız bedenini görmenin beni nasıl üzdüğünü anlatmam mümkün görünmüyor. Şeftali bile durgun, yastayız ikimiz de. Yemek bile yemedik neredeyse, sen düşün. Sen Şeftali’ye de bana da çok şey öğrettin. Aralık ayı önce babamı aldı benden, sonra da seni.  Şimdi daha iyi anladım ki sen de Şeftali de gerçekten “cennet” papağanısınız. Umarım şimdi gerçek cennettesindir. Sen bu dünyayı cennete çevirdin, umarım ben de sana hak ettiğini yaşatabilmişimdir. Yeni cennetlerde görüşmek dileğiyle Hazer. Maviliklerin hiç solmasın.  

22.09.2023

Mevsimlik İşçiler

     Atalarından kalan tarlası olanlar hep şanslı görülmüştür. Bana da kocaman bir tarla kaldı. Kaç dönüm olduğunu hatırlamadığım, uçsuz bucaksız arazi… 

    Dünya denen ülkede küçük, benim içinse devasa bir yerdi burası. İlk başta ne yapacağımı bilemedim. Nasıl işlemeliydim, ne ekmeliydim, nasıl korumalıydım yan tarafımdaki bir avuç toprak fazla olsun diye çırpınan açgözlülerden? 

    İlk süreçlerde insan çok iyi gözlemleyerek birçok kavramı öğreniyor. Sonrasında para biriktirip ya da kredi çekip bazı makineler alıyor. Mevsimin gidişatına göre bir şeyler ekmek gerekiyor. Ben tek başıma deli gibi uğraşırken çalışsınlar, yardımcı olsunlar diye mevsimlik işçiler bile getirdim. Zaman zaman hiç mahsul alamadım. Bazen de don vurdu, aşırı soğuk oldu ya da dolu yağdı da ürünler zayi oldu. Bıkmadım. Bıkmak, bütün emeklerimden vazgeçmek demekti. 


    Tarlanın çevresini dikenli tellerle çevirmek zorunda kaldım. Kimse gelip ürünlere zarar vermesin diye. Ama sevdiklerime kapım daima açıktı. 


    Hayat denen şu tarlayı bugünlere dek iyi getirdim. Ne ekersem onu biçmedim, öyle olmuyormuş o işler. Her mevsim başka bir acı almışım tarlama, mevsimlik acılar… Yine de bu acılar belki de tarlayı çok güzel sürmüşlerdir de temizlemişlerdir bütün otlardan kim bilir? Şimdi, biraz nadas vakti…  

Doğum

     “Hamilesin.” 

    Bunu psikoloğumdan duymasaydım görece güzel bir cümle diyebilirdim. Ne demek hamileyim? 

İnsan, hayatla girdiği ilişki sonucu hamile kalabilirmiş. Bu hamilelikte “çocuk” insanın vücudundaki vitaminleri sömürebilirmiş. Sağlıklı kalabilmek için dışarıdan takviye şartmış. Doğumun ne zaman başlayacağı ve ne kadar süreceği kişiden kişiye göre değişirmiş. Eğer doğum normal olursa sonrasında iyileşmek daha kolay olurmuş. Yok, sezaryen olursa… 

    Ruhsal hamilelikler, psikologlar tarafından doğuma çevrilirmiş. Dua edelim ki çocuk içimizde ölmesin, zehirleyiverirmiş bizi. 

    Benim doğumum normal olamadı. İçimde yıllar yılı taşımışım bazı şeyleri. Çok sancılı bir süreçti. Sezaryen olması gerekti. Psikoloğum aslında normal doğum için çok şans verdi ama bünyem normal olacak her şeye ters gibiydi. En sonunda vurdular neşteri. “Çocuk” dışarı çıkınca aslında rahatladım ama alışık olduğum şey zorluk olduğundan şaşkındım, rahatlığa alışamıyordum. Nurtopu gibi olan travmalarımı görmüştüm. 

    Doğumdan sonra o dışarı attığımız her ne varsa hemen uçup gidiyormuş. Gitti. Geriye bedenimde kocaman bir kesik izi ve sezaryenden sonra ayağa kalkmaya çalıştığımda hissettiğim acı kaldı. Zamanla o acılar da unutulur. Şimdilerde psikoloğum bana girmek zorunda kaldığım bu hayat ilişkisinde koruyucu kullanabilmeyi öğretmeye çalışıyor. Eh, ne diyelim şimdi Freud düşünsün. 



5.09.2023

Egzama

     İnsan biriktirmenin güzelliğine methiyeler düzdüğüm zamanlar oldu. Birçokları gibi... Yirmili yaşlar tam da "Her yerde tanıdığım olsun." yaşlarıymış. Şimdi, otuzların ortasına ilerlerken o zamanlardan ders alıp çok insan biriktirmenin vahametini dehşet içinde izliyorum. Çünkü insan demek dert demekmiş ve çok dert taşıyabildiğim hâlimi geride bırakıyorum. 

    Hayatıma uzaktan baktığımda hayatımın egzamalarla dolu olduğunu görüyorum. Empati kurmaya, anlamaya çalıştığım insanların pırıl pırıl hayatıma yara olduğunu fark ediyorum. Egzama deyip küçümsemeyin. Bir kere geldi mi kolay kolay geçmiyor ve tek ilacını ruh doktoru yazabiliyor. Bir toksik kişiyi hayatımdan çıkarsam da bir yaram iyileşse diye ne savaşlar veriyorum, ne paralar ödüyorum. Tamam tamam, hayatım öyle pırıl pırıl olmayabilir ama sonuçta bir kez yaşanacak. Başkaları nedeniyle yara almasına, pul pul dökülmesine daha çok üzülüyorum. Üzüldükçe de egzamalar artıyor. Oysa bebek gibi muamele görmeyi kim hak etmez ki? Bundan dolayı insanları hayatımdan çıkarırken tereddüt etmiyorum. Bu, çok basit bir şey gibi görünse de ben bunu yapmayı yeni yeni öğrendiğimden "Bakın, ne güzel kurtuldum!" şovuna devam edeceğim. Sonuçta yine de yara izleri kalıyor geride. Ama en azından o insanların yeni yaralar açmasına fırsat vermiyorum. Muhtemelen bu durum beni bir monolog üstadı yapacak. Eh, bunca cıvıklığın içinde de bununla gurur duyulur ancak.


(40'lı yaşlarda da iyileştirmeye bile uğraşmayacağım şeyler işte.)   

1.09.2023

Gurbet

    Kimseye iyilik yapılmaması gerektiğini 27.500. kez öğrendiğin gecenin sabahı. Kahve demlenmek bilmiyor. Dışarı çıkıyorsun. Her yer sarı. Her yerde bir geç kalmışlık hissi. Herkes koşuyor bir yerlere ama kimse yetiştiremiyor sesini. Kış bile geç kalmış gelmek için. Rüzgârı hissediyorsun. En kötü geç kalmışlığın gitmek konusunda olduğunu fark ediyorsun. 

    Nasıl ki ecelle gitmeler bir saniye ertelenmiyorsa yaşarken de gitmek için tereddüt etmek saçma geliyor. O andan sonra yaşayan bir ölüsün. Seni toksik ilişkilere sürükleyenler bile gidişindeki karanlığa şaşırıyor. Hayatında ilk kez bu kadar netsin. Zihnin berrak bir çağlayan. Sende kalanın sadece acılar olduğunu düşünüyorsun. Bu nedenle kimsede acı olmamak için gidiyorsun. 

    An geliyor gitmeye gerek kalmasın diye kimseye bakmıyorsun, gülmüyorsun, samimiyet kurmuyorsun. Nedense samimiyet kurduğun an ya kendisi gidiyor insanın ya da seni gitmek zorunda bırakıyor. Evine Almanya’dan çocuğunun geleceğini söyleyen ev sahibi gibi canı istediğinde seni evsiz barksız bırakmaktan çekinmiyor insanlar. Bu mecburiyetlerden bıktığın için uzak duruyorsun. Sadece insanlardan değil; şehirlerden, mekânlardan, alışkanlıklarından da gidiyorsun. Pılını pırtını toplayıp gidiyorsun. Bir gün nefesini de alıp gittiğinde “İyi bilirdik.” derler yine de muhtemelen ve eklerler: “Çok genç gitti.” 

26.07.2023

Hüzün İşgali

     Elimde olsaydı hayatımın sınırlarını bütün mülteci hüzünlere kapatırdım. Öyle olmuyormuş o işler. Hüzün bir kez girince hayata, kontrolsüzce çoğalıyormuş ve ele geçiriyormuş insanın beynini. Hâlbuki annemin karnındaki hâlim gibi saf kalabilmek isterdim. Sırf bu istek yüzünden de ara ara herkesten ve her şeyden uzaklaşmak istiyorum. Yalnızlığı seçtiğim anların tek sorumlusuyum. Ama genelde yalnızlığı ben seçmiyorum. Mesela babaannemi kaybedince ben her yerde babamı aradığımı fark ettim. Bir yandan babaannemin de babamın yanına gittiğini düşünürken diğer yandan babamın beni teselli etmesini bekledim. Babam olsaydı ne kadar üzülürdü bilemem ama ben babaannemden sonra bile babamın olmayışına çok üzüldüm. Neyse ki acıyı acıyla yarıştırmaktan son anda vazgeçtim. İnsanların benim babamın kızı olduğumu öğrendiklerinde verdikleri acıma dolu tepkilerden tiksindim. Başsağlığına geldikleri hâlde moralimi daha çok bozmaları da bu yüzden. Gerçi onlar en azından geldiler. Bir de hep benim her şeylerinde bulunmamı isteyen ama kendileri hiç yanımda olmayan tayfa var ki yine kırmızı çizgilerimin çoğalmasına neden oldu. “Artık çok geç.” dedim üç beş gün sonra yazmaya kalkanlara. Söz konusu ben isem ister iyi günüm ister kötü günüm olsun, hep ertelenebilir gören herkesten kaçtım. Sonuçta yarına çıkacağının garantisi olmayan bir canlıyım. Baktım ki dostluk anlayışımız uymuyor, ishal olmuş gibi onları da çıkarttım. Üstlerine birer bardak su içerim, geçer sandım. Babamın yasını tutamadan babaannemin devreye girmesiyle birlikte yas sürecim genişlemiş oldu. 

    Zamanında tutulmayan yasların kazası oluyor mu? Geç kalınca kefaret mi ödemek zorunda kalıyor insan? Güçlü duruyorum diye hiç üzülmediğimi ya da çabucak atlattığımı zanneden insanları “Sizi çok güzel bir yere götüreceğim.” deyip hayatımın sınır kapısından dışarı salıyorum. Üzülmenin, yas tutmanın, yetimliğin kıymetini bilen ve saygı duyanlarla yoluma devam ediyorum. 

23.03.2023

Ohio

      İlkbaharın adımlarıyla bütün doğa uyanmıştı. Dünya diyemeyeceğimiz bu gezegende sadece iki mevsim vardı: ilkbahar ve sonbahar. Gündüz süresi uzarken gökyüzünde aynı anda hem dolunayı hem güneşi görebiliyorduk. Birkaç hafta sonra dolunay, sonbaharda aramızda olmak üzere yerini tamamen güneşe bırakacaktı. Her ikisinin bize göz kırptığı bu güzel geçiş mevsiminde bir yanda dolunaya tanıklık eden, kuru dallardan ibaret beyaz ağaçlar; diğer yanda ise sağlam dalları ve yeşil kalmasıyla bilinen ohio ağaçları vardı. Bizler de kendimizi doğaya bırakmıştık. Saçlarımın bembeyaz hâli, her zaman ciddi olan yüzüme bir yumuşaklık katıyor muydu, bilmem. Arada saçlarıma papatyalar takardım ki baharı bir çocuk şenliğiyle karşılayayım. 

     Bu gezegene kaçarak gelmiştim. Demişlerdi ki: “Yeni bir gezegen keşfettik. Gönüllü 100 kişiye ihtiyacımız var.” Gönülsüz olduğum ilişkilerden bıkmış biri olarak bu işe gönüllü olmuştum. O gezegene “Savi” adını vermişlerdi ve Savi’nin canlı yaşamına elverişli olduğu keşfedilmişti. Yine de insan, bilinmeyenden korktuğu için önce bizi buraya yolladılar. 100 kişi olarak buraya taşındık. Şimdi, eskisi gibi olmayalım diye sayımızı rastgele arttırmıyoruz. Herkesin herkesi tanıması, burada avantaj bile sağlıyor. Hepimiz bir şeylerden kurtulmak için geldiğimizden, birbirimize karşı çok anlayışlı olabiliyoruz. Zaten her şeyi sıfırdan yapmak zorunda olduğumuz için de huzursuzluğa ayıracak vaktimiz kalmıyor. Dünyadaki 1 gün, buradaki 6 saate eşit. Yaşlanmayı bile dert etmiyoruz yani. 

     Gezegenin en güzel yanı da her yerinde gelinciklerin açması. Üstelik her zaman rastlayabilirsiniz bu ateş tarlalarına. Bu gezegende birkaç yüz insan, kuşlar ve diğer canlılarla doğanın içinde, çok güzel yaşıyoruz, dünya sanki avucumuzun içinde…