Ben en çok da Orhan Gencebay sevgisini öğrendim babamdan. Çünkü hep onun şarkılarında diğer arabesk şarkılarda olduğu gibi bir şikâyet durumu olmadığını söylerdi ve öyleydi de. Orhan Gencebay, bir aile büyüğümüz gibiydi böylece...
Sevdiği insanlar için maddi ve manevi hiçbir desteği esirgememeyi öğrendim ben babamdan. Çocuklarının okuması, iş sahibi olması için her türlü fedakarlığı göze almak gerektiğini öğrendim.
Birden kızıp, kırılsam bile kısa süre sonra karşımdakiyle hiçbir şey olmamış gibi konuşmayı öğrendim babamdan. Çünkü 'hatasız kul olmaz'dı ki...
Her görüşe saygılı olmayı, düşüncelerin zamanla değişebileceğini, çalışırken sonsuz özveri ile yaptığın işe sahip çıkmayı öğrendim ben babamdan.
Her kışın sonunda baharın geleceğini öğrendim. Çünkü 'mevsim bahar olunca yaşamak ne güzel!'
Ben bütün bunları 7 yaşında öğrendim aslında. Ben hayatımda ilk kez sahneye çıkmış şiir okurken karşımda babamın gözyaşlarını görünce öğrendim ki 'dertler benim, çile benim, hayat senin olsun' diyen bir adam var karşımda.
Bütün bunlardan dolayı minnettarım ben ona.
18.06.2016
7.06.2016
Sepet
Bütün hikâyeler bir şeftali kokusuna bürünmüş gibiydi. Mevsimsel değişikliklere yetişemiyordum bense. Yazmam gereken sadece bir aşk hikâyesi miydi? Gözlerimi kapattığım an gülümsemeyi istiyordum sadece.
Tekrar görüşünceye kadar "hoşça" kalıyor muydu herkes? Yoksa yitip gidiyor muydu paylaşılan bütün gülüşmeler?
Boşluklardan ibaret olan hayatımı doldurma çabası içinde koşturuyorum. Neyle dolar? İşle, parayla, dostlukla, kitapla? "Belki şurada mutlu bir Gül vardır." deyip fırçayı elime alıyorum da bakıyorum ki elime yüzüme bulaşıyor bütün boyalar. Kozmik bir âlemde varımdır belki.
Dilek sepetinden sipariş versem on dakika içinde kapıma gelir mi bütün hayallerim? Hayallerim de öyle çok ahım şahım şeyler değil. Sadece kendi ayaklarım üzerinde durabilmek istiyorum.
Birine önemli gelen bir şey, diğeri için "hiç" olabiliyor. Peki, bu durumda hangisi fedakârlık etmeli? Aklımın kendinden tamamen bağımsız olduğu dönemler bunlar. Neyin "iyi" olduğuna karar vermek bile artık benim hükmümde değil.
En kötüsü de yolladığım kargoların yanlış adreslere gitmesi. Ben yaşamayı bilmiyorum.
Tekrar görüşünceye kadar "hoşça" kalıyor muydu herkes? Yoksa yitip gidiyor muydu paylaşılan bütün gülüşmeler?
Boşluklardan ibaret olan hayatımı doldurma çabası içinde koşturuyorum. Neyle dolar? İşle, parayla, dostlukla, kitapla? "Belki şurada mutlu bir Gül vardır." deyip fırçayı elime alıyorum da bakıyorum ki elime yüzüme bulaşıyor bütün boyalar. Kozmik bir âlemde varımdır belki.
Dilek sepetinden sipariş versem on dakika içinde kapıma gelir mi bütün hayallerim? Hayallerim de öyle çok ahım şahım şeyler değil. Sadece kendi ayaklarım üzerinde durabilmek istiyorum.
Birine önemli gelen bir şey, diğeri için "hiç" olabiliyor. Peki, bu durumda hangisi fedakârlık etmeli? Aklımın kendinden tamamen bağımsız olduğu dönemler bunlar. Neyin "iyi" olduğuna karar vermek bile artık benim hükmümde değil.
En kötüsü de yolladığım kargoların yanlış adreslere gitmesi. Ben yaşamayı bilmiyorum.
Teminatı neydi aşkın? Gülüşler mi, öpüşler mi, bakışlar mı?
Bitmeyeceğinin garantisini kim verebiliyordu birbirine? Ya da kim gerçekten bağlıydı karşısındakine?
Sevdiğini söylerken, karşısındakinin beklentisini bilirken umrunda olmadan yaşayabiliyorsa biri, ne derece seviyordu acaba?
İnsanları evliliğe götüren nedenler nelerdi?
Hayat belki de tek başına oynanmayacak bir oyundan ibaretti ve bu yüzden herkes kendine bir oyun arkadaşı seçiyordu.
Sevdiğinin (!) mutsuz olduğunu bile bile nasıl rahat uyuyabiliyordu biri?
4.06.2016
Zehra
Ben 17 yıldır şarkısız kaldım. Bir Neşet Ertaş türküsü
kendime getiriyor beni ancak ara sıra. Yoksa yüreğimin içinde bulunduğu kapan,
hiç taviz vermiyor sıkılığından. Bana kimse “Zehra” demesin istiyorum.
Hatırımda hep dedemin ses tonuyla kalsın istiyorum bu isim. Çünkü anneannemdi o
ismi asıl yaşatan.
Ben 7 yaşında okumayı hece hece öğrenirken meğer en iyi
öğreneceğim kelime iki heceymiş: Ö-lüm! Ve bu ölüm, “amansız hastalıkla”
gelecek, oturacakmış baş köşeye…
Çerçevesi yokmuş acıların. Her an, her şekilde
çıkabiliyormuş insanın karşısına. Benim ilaca ara verdiğim dönemlerde anneannem
devralmış meğer hastalık nöbetlerini. Buna rağmen ben onun öleceğini hiç
düşünmemiştim ki!
17 yıldır bir alın kırışıklığı anneannemin yokluğu bende.
İzler hiç silinmiyor hatta daha da derinleşiyor gittikçe. Onun sesini unutmaya
meyilli bile olsa hafızam, bir gün yoldan geçen kamyonun kornasıyla irkilişimde
elimi daha sıkı tuttuğunu hiç unutmam. Karşılıksız, aşağılama içermeyen bir
sevgiydi onunkisi. En çok da bu yüzden “Zehra” olmaya çalışırım moralimi
bozduğunda birisi.
63 yaşında gitmiş olmasının bile bir sebebi vardır belki.
Şimdiki aklım olsa onunla daha çok zaman geçirirdim ama düşünemedim kansere
yenileceğini. “Kafana tokadan başka bir şey takmayacaksın.” derdi. Ama o, kafasındaki çözümsüzlüklerle
birlikte sonsuza uçtu gitti…
https://www.youtube.com/watch?v=LfY_ol_rPA0
https://www.youtube.com/watch?v=LfY_ol_rPA0
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
