21.09.2020

Bir Porsiyon

 Her şeyi yemiyorsun. Sana sormuyorlar ama ne yemediğini. Çin lokantasında gibisin, gözünün önüne getirebilirsin oradaki değişik “lezzetleri!” Çok açsın, yemek zorundasın. Yemek seçme lüksün yok. Sana ne verirlerse onunla karnını doyuracaksın. 

Önüne bir tabak yemek geliyor. Korkunç bir görüntü. “Bunu yiyemem!” diye bağırıyorsun, kimse seni duymuyor yahut umursamıyor. Yemek zorundasın, başka çaren yok. Bu, “zorunlu seçmeli ders” gibi aynı. Çatalı alıyorsun eline. Sonra onu bırakıp kaşığa geçiyorsun. Kibarlık sökmez böyle anlarda. Ne kadar çabuk bitirirsen o kadar iyi. Etrafına bakıyorsun, herkesin önünde en az seninki kadar değişik bir yemek var. Mutlu görünüyorlar yine de ya da öyle olmak zorundalar. Sen öyle yapamıyorsun, gözünden yaşlar süzülüyor. Neyse ki suyu sınırsız içebilme hakkın var. Garsonlar sadece su istediğinde duyuyor seni. Başlıyorsun yemeğe kaşık sallamaya. “Bu son olsun, bu son...” şarkısını mırıldanıyorsun bir yandan. Miden bulanıyor. Gözlerini kapatarak yemeye çalışıyorsun. Su, daha fazla su, daha fazla su... Tam bitirdim derken ortalığa kusuveriyorsun. Kustuğun yer, ilginç bir şekilde alev almaya başlıyor. Söndürmeye çalışıyorsun, “Artık çok geç, sönmez.” diyorlar. Ağzında kekremsi tat, kasaya gidiyorsun: “Bari hesabı ödeyeyim.” diyorsun ve adisyona bakıyorsun: 

Masa 5 - Gül Düşlem 

21. yüzyıl soslu 1 porsiyon hayat 

Bolca su 

Geri kalanı ateş 



“Umarım temassız geçiş vardır...” 

17.09.2020

Farklı Dünyaların İnsanı

Yine uykuma kastettiğim, sıcak bir pazar günüydü. Dokunsalar bayıltabilirdim ama gündüz uyumayı sevmediğimden kendimi dışarı attım. Nereye gideceğimi hiç düşünmesem de ayaklarım, sanki randevuya geç kalmak istemezcesine hızlı hareket ediyordu. 
Uzun zamandır şehrin o “eski” mahallesine gitmemiştim. Mahalle gibi ben de artık eskidiğimden belki oraya koşuyordum. Belki de herkes kendini bir yerlere ait hissediyordur. Şehrin merkezinde diye bilinen cami, o mahalleyi, yani eskiyle yeniyi birbirinden resmen ayırıyordu. İki farklı dünya... Yenisi “Jumanji...” Eski mahalleye geçince orada çok güzel anılarım olduğunu yine fark ettim. En son annemle gittiğimizde Lütfiye Teyze vardı, artık yok. Çalsam çocukluk arkadaşım çıkacak gibi tahta kapının ardından, yok. Pencereler, duvarlar tanık etmişler başka milletlere, dinlere, kültürlere ama hepsi “Zehra’yı” tanıdıkları için gülümsüyorlar, Zehra yok. Halil yok, Nimet Hala yok, Habibe Hala yok, Âdem Enişte yok, Nebahat Nine yok... Bunları düşünürken artık yeşile boyanmış, biraz da elden geçirilmiş, tek katlı bir evin önünde duruyorum. Oksijenin ciğerlerime ilk çarptığı ev burası. Benim için yeryüzünün merhaba ayağı. Sokak girişine spreyle yazmışlar: “Mahallemiz kılimalıdır.” Öyle ya, hâlâ insanların birbirlerine koştuğu yerler buraları. 
Şehrin yerlileri otururmuş bu mahallede önceden. Orada doğup da kimsenin gönlünde yerli olamayıp kalmışız hep göçmen...