Her şeyi yemiyorsun. Sana sormuyorlar ama ne yemediğini. Çin lokantasında gibisin, gözünün önüne getirebilirsin oradaki değişik “lezzetleri!” Çok açsın, yemek zorundasın. Yemek seçme lüksün yok. Sana ne verirlerse onunla karnını doyuracaksın.
Önüne bir tabak yemek geliyor. Korkunç bir görüntü. “Bunu yiyemem!” diye bağırıyorsun, kimse seni duymuyor yahut umursamıyor. Yemek zorundasın, başka çaren yok. Bu, “zorunlu seçmeli ders” gibi aynı. Çatalı alıyorsun eline. Sonra onu bırakıp kaşığa geçiyorsun. Kibarlık sökmez böyle anlarda. Ne kadar çabuk bitirirsen o kadar iyi. Etrafına bakıyorsun, herkesin önünde en az seninki kadar değişik bir yemek var. Mutlu görünüyorlar yine de ya da öyle olmak zorundalar. Sen öyle yapamıyorsun, gözünden yaşlar süzülüyor. Neyse ki suyu sınırsız içebilme hakkın var. Garsonlar sadece su istediğinde duyuyor seni. Başlıyorsun yemeğe kaşık sallamaya. “Bu son olsun, bu son...” şarkısını mırıldanıyorsun bir yandan. Miden bulanıyor. Gözlerini kapatarak yemeye çalışıyorsun. Su, daha fazla su, daha fazla su... Tam bitirdim derken ortalığa kusuveriyorsun. Kustuğun yer, ilginç bir şekilde alev almaya başlıyor. Söndürmeye çalışıyorsun, “Artık çok geç, sönmez.” diyorlar. Ağzında kekremsi tat, kasaya gidiyorsun: “Bari hesabı ödeyeyim.” diyorsun ve adisyona bakıyorsun:
Masa 5 - Gül Düşlem
21. yüzyıl soslu 1 porsiyon hayat
Bolca su
Geri kalanı ateş
“Umarım temassız geçiş vardır...”