22.09.2023

Mevsimlik İşçiler

     Atalarından kalan tarlası olanlar hep şanslı görülmüştür. Bana da kocaman bir tarla kaldı. Kaç dönüm olduğunu hatırlamadığım, uçsuz bucaksız arazi… 

    Dünya denen ülkede küçük, benim içinse devasa bir yerdi burası. İlk başta ne yapacağımı bilemedim. Nasıl işlemeliydim, ne ekmeliydim, nasıl korumalıydım yan tarafımdaki bir avuç toprak fazla olsun diye çırpınan açgözlülerden? 

    İlk süreçlerde insan çok iyi gözlemleyerek birçok kavramı öğreniyor. Sonrasında para biriktirip ya da kredi çekip bazı makineler alıyor. Mevsimin gidişatına göre bir şeyler ekmek gerekiyor. Ben tek başıma deli gibi uğraşırken çalışsınlar, yardımcı olsunlar diye mevsimlik işçiler bile getirdim. Zaman zaman hiç mahsul alamadım. Bazen de don vurdu, aşırı soğuk oldu ya da dolu yağdı da ürünler zayi oldu. Bıkmadım. Bıkmak, bütün emeklerimden vazgeçmek demekti. 


    Tarlanın çevresini dikenli tellerle çevirmek zorunda kaldım. Kimse gelip ürünlere zarar vermesin diye. Ama sevdiklerime kapım daima açıktı. 


    Hayat denen şu tarlayı bugünlere dek iyi getirdim. Ne ekersem onu biçmedim, öyle olmuyormuş o işler. Her mevsim başka bir acı almışım tarlama, mevsimlik acılar… Yine de bu acılar belki de tarlayı çok güzel sürmüşlerdir de temizlemişlerdir bütün otlardan kim bilir? Şimdi, biraz nadas vakti…  

Doğum

     “Hamilesin.” 

    Bunu psikoloğumdan duymasaydım görece güzel bir cümle diyebilirdim. Ne demek hamileyim? 

İnsan, hayatla girdiği ilişki sonucu hamile kalabilirmiş. Bu hamilelikte “çocuk” insanın vücudundaki vitaminleri sömürebilirmiş. Sağlıklı kalabilmek için dışarıdan takviye şartmış. Doğumun ne zaman başlayacağı ve ne kadar süreceği kişiden kişiye göre değişirmiş. Eğer doğum normal olursa sonrasında iyileşmek daha kolay olurmuş. Yok, sezaryen olursa… 

    Ruhsal hamilelikler, psikologlar tarafından doğuma çevrilirmiş. Dua edelim ki çocuk içimizde ölmesin, zehirleyiverirmiş bizi. 

    Benim doğumum normal olamadı. İçimde yıllar yılı taşımışım bazı şeyleri. Çok sancılı bir süreçti. Sezaryen olması gerekti. Psikoloğum aslında normal doğum için çok şans verdi ama bünyem normal olacak her şeye ters gibiydi. En sonunda vurdular neşteri. “Çocuk” dışarı çıkınca aslında rahatladım ama alışık olduğum şey zorluk olduğundan şaşkındım, rahatlığa alışamıyordum. Nurtopu gibi olan travmalarımı görmüştüm. 

    Doğumdan sonra o dışarı attığımız her ne varsa hemen uçup gidiyormuş. Gitti. Geriye bedenimde kocaman bir kesik izi ve sezaryenden sonra ayağa kalkmaya çalıştığımda hissettiğim acı kaldı. Zamanla o acılar da unutulur. Şimdilerde psikoloğum bana girmek zorunda kaldığım bu hayat ilişkisinde koruyucu kullanabilmeyi öğretmeye çalışıyor. Eh, ne diyelim şimdi Freud düşünsün. 



5.09.2023

Egzama

     İnsan biriktirmenin güzelliğine methiyeler düzdüğüm zamanlar oldu. Birçokları gibi... Yirmili yaşlar tam da "Her yerde tanıdığım olsun." yaşlarıymış. Şimdi, otuzların ortasına ilerlerken o zamanlardan ders alıp çok insan biriktirmenin vahametini dehşet içinde izliyorum. Çünkü insan demek dert demekmiş ve çok dert taşıyabildiğim hâlimi geride bırakıyorum. 

    Hayatıma uzaktan baktığımda hayatımın egzamalarla dolu olduğunu görüyorum. Empati kurmaya, anlamaya çalıştığım insanların pırıl pırıl hayatıma yara olduğunu fark ediyorum. Egzama deyip küçümsemeyin. Bir kere geldi mi kolay kolay geçmiyor ve tek ilacını ruh doktoru yazabiliyor. Bir toksik kişiyi hayatımdan çıkarsam da bir yaram iyileşse diye ne savaşlar veriyorum, ne paralar ödüyorum. Tamam tamam, hayatım öyle pırıl pırıl olmayabilir ama sonuçta bir kez yaşanacak. Başkaları nedeniyle yara almasına, pul pul dökülmesine daha çok üzülüyorum. Üzüldükçe de egzamalar artıyor. Oysa bebek gibi muamele görmeyi kim hak etmez ki? Bundan dolayı insanları hayatımdan çıkarırken tereddüt etmiyorum. Bu, çok basit bir şey gibi görünse de ben bunu yapmayı yeni yeni öğrendiğimden "Bakın, ne güzel kurtuldum!" şovuna devam edeceğim. Sonuçta yine de yara izleri kalıyor geride. Ama en azından o insanların yeni yaralar açmasına fırsat vermiyorum. Muhtemelen bu durum beni bir monolog üstadı yapacak. Eh, bunca cıvıklığın içinde de bununla gurur duyulur ancak.


(40'lı yaşlarda da iyileştirmeye bile uğraşmayacağım şeyler işte.)   

1.09.2023

Gurbet

    Kimseye iyilik yapılmaması gerektiğini 27.500. kez öğrendiğin gecenin sabahı. Kahve demlenmek bilmiyor. Dışarı çıkıyorsun. Her yer sarı. Her yerde bir geç kalmışlık hissi. Herkes koşuyor bir yerlere ama kimse yetiştiremiyor sesini. Kış bile geç kalmış gelmek için. Rüzgârı hissediyorsun. En kötü geç kalmışlığın gitmek konusunda olduğunu fark ediyorsun. 

    Nasıl ki ecelle gitmeler bir saniye ertelenmiyorsa yaşarken de gitmek için tereddüt etmek saçma geliyor. O andan sonra yaşayan bir ölüsün. Seni toksik ilişkilere sürükleyenler bile gidişindeki karanlığa şaşırıyor. Hayatında ilk kez bu kadar netsin. Zihnin berrak bir çağlayan. Sende kalanın sadece acılar olduğunu düşünüyorsun. Bu nedenle kimsede acı olmamak için gidiyorsun. 

    An geliyor gitmeye gerek kalmasın diye kimseye bakmıyorsun, gülmüyorsun, samimiyet kurmuyorsun. Nedense samimiyet kurduğun an ya kendisi gidiyor insanın ya da seni gitmek zorunda bırakıyor. Evine Almanya’dan çocuğunun geleceğini söyleyen ev sahibi gibi canı istediğinde seni evsiz barksız bırakmaktan çekinmiyor insanlar. Bu mecburiyetlerden bıktığın için uzak duruyorsun. Sadece insanlardan değil; şehirlerden, mekânlardan, alışkanlıklarından da gidiyorsun. Pılını pırtını toplayıp gidiyorsun. Bir gün nefesini de alıp gittiğinde “İyi bilirdik.” derler yine de muhtemelen ve eklerler: “Çok genç gitti.”