Neolitik çağlardan kalan, eski bir motifin taşıyıcısıyım. Arkeolojik kazılar yapmalarına çok izin verdim de hep yanıldım. “Uygarlık” hep iyi bir kavram olarak anlatılırken ben hep uygarlık öncesi toplumların inanç sistemlerinde kaldım.
Hepi topu bir insanım. Herkes gibi... Açıklayamadığım her olayı “doğaüstü” olarak yorumlarım. En çok da korktuğum zamanlarda çok iyi ritüeller yaparım. Bu yüzden korkmaktır benim alın yazım.
Geçirdiğim nöbetlerde Tanrı’yla ilişki kurduğuma inanan bir topluluk hâlâ var. Eğer bu doğruysa başka dünyalarda yaşarım! Ama muhtemelen bu da diğer insanların korkularından kaynaklı tamamen. Yoksa nöbet geçirmek olurdu ibadet tarzım. Kötü ruhların etkisi altında olmasaydım Çin kaynaklarında geçerdi elbet adım.
Benim var olduğum o kültürlerde toplumun öncüsüydü kadın. Keşke o zamanlarda kalsaydım. Şimdi, gök ile yer arasında sıkışıp kalmış, gri bir insanım.
Neyse ki o üstüme örtülen göğe Güneş’i ve Ay’ı yerleştirmiş Tanrım. Bunlar olmasaydı sonsuza dek karanlıktaydım.
O bahsettiğim “eski” çağlarda saygınlığı vardı hayvanların ve hatta dağların ve ormanın! Onlara saygı duyulmayan bu çağlarda ise Dünya’yı kötü ruhların evi hâline getirdiler. Benim gibiler daha ne kadar yaşasın? “Var oluş”u doğayla uyumuna bağlı değil mi insanın?
Bana belki de soydan gelen bu nöbet hâlleri, beni ben yapan kısım. Soy derken illa kan bağı değil kastım. Bazen renkli giysiler giyip davullar çalarak nöbeti kovalarım. Bazen de tam tersi, kendimi bu güç gösterisine kaptırırım. Her iki durumun sonrasında hiçbir şey hatırlamam ki bu da en büyük şansım.
Haydi, davuluma bez bağlayın ve ritüele yaklaşın, dansa katılın!