Gençliğinden bu yana hızlıca büyümüş. Sağlam bir gövdeye sahip ve doğuşta yaralı bir fıtratı var. Dalları uzanmış çevresine, uzunca. Gölgesinde doğaya saygılı nesiller biriktirmeye çalışıyor. Bir yandan da insan eline benzeyen yapraklarının her biri muzip çocuklar gibi hareketli, göğe dokunmak için yarışıyor. Kış gelince eskiyen yapraklar gidiyor. Bahara daha sağlam tomurcuklarla ulaşıyor. Ömrü uzun, iyi bakıldığında binlerce yıl yaşayabiliyor. Yaşlandığında içi çürüse de dışından bunu belli etmeden varlığını devam ettiriyor. Tozdan, topraktan etkilenmeden geçen görkemli bir hayat duruşu...
Bütün bu özellikleriyle benim babam, sadece 60 yıl dayanabildi bu dünyanın kirliliğine. İnsanlar onu bile erkenden yordular. Belki de içi çürümüştü de biz göremedik, bilmiyorum. Toprağın üstünde duramadı daha fazla, gitti. Ama çok uzağa değil, bu kez de toprağın altına. Yani yine koparmadı köklerini tamamen. Ben ise o gittiğinden beri yazın sıcaklığını, kışın soğukluğunu direkt yaşıyorum. Gölge edenim yok, dallarına salıncaklar kurup güvenle mutlu olabileceğim bir ağaç yok.
O yaşarken ona testereyle yaklaşanların da gözleri yaşlı şimdilerde. Muhtemelen boşu boşuna testere aldıklarına üzülüyorlardır.
Benim babam tam 365 gün bilmem kaç saattir toprağın altından destek oluyor diğer ağaçlara. Bana “Ne kadar güçlüsün, nasıl sabırlısın!” diyenlere de diyorum ki: “Ben babama çekmişim, çınar olmak var damarlarımda!”
Baba, yeni tomurcukların hani?
