15.11.2016

.

Çok yorgunum. 
Bunu anlatmaya mecalim de yok. Olur olmaz zamanlarda nöbet geçirerek anlatıyorum kırgınlıklarımı. Çoğu zaman "Boş ver." diyorum ama anlaşılan beynim bunu algılamayı unutalı uzun zaman olmuş. Unuttum zannettiğim her şey, artan ilaç dozunda çıkıyor karşıma. 
Anlatacak bir şey de bulamıyorum artık. Ne dostun sırtımdan vurup gidişini ne arkamdan çevrilen dolapları yazmaya değer buluyorum. Dostoyevski olamadıktan sonra da "Yazıyorum." deyip böbürlenmenin anlamını anlamıyorum. 
Sadece beynimin dağınıklığını hissediyorum. Toplayamıyorum. 

18.10.2016

Günlük

Bir gün beni de anlayacakları umudumu hâlâ taşıyorum. En çok da bundan üzülüyorum. Beklediğim şeyleri gayet sakince ifade etsem de hep aynı konularla ilgili sorun yaşıyorum.
Zaten hiçbir zaman, hiçbir şeyin sonsuza dek var olmayacağını biliyorum. İki insan birbirini hiç kırmasa bile ölüm gelip onları ayırıyor. Bir şekilde yollar kendi rotalarına sadık kalıyor.
Bana en çok acı veren de geçmişe takılı kalmak. Asıl sorun ise bu geçmişin benim geçmişim olmayışı. Ben de istiyorum ki özgür olayım, olmuyor.
Bazıları, yüzüme gülüp dedikodu yapıyor mesela. Anlamıyor muyum zannediyorlar acaba? Çünkü onlar gibi değilim. Tüm sıkıntı bu. Dedikodu yapıp iyi olmaktansa, herkesle eşit mesafede olmak tercihimdir, o da ayrı.
Hem kimse düşünmese bile ben bir savaşın içindeyim. Epilepsi ile savaşıyor beynim. Bu hastalığın bende ne gibi yan etkiler oluşturduğunu ya da ilaçların vücudumda nelere sebep olduğunu kimse düşünmüyor. Şimdi bunlar da duygu sömürüsü olur muhtemelen.
Çünkü Gül, alttan alır, susar, bir sorun varsa insan gibi anlatmayı dener. Ama sabrı taşınca, kafaya takınca, sinirlenince de yine Gül suçludur.
Yorgunluğum hiç geçmiyor. Benim canıma kıyılıyor her gün itinayla. Elbet koşarak gökyüzüne çıkacağım zamanlar gelir. O zamana dek yazmaktan başka ne çarem var?  

12.10.2016

Tekdüze

An geliyor ve ezilmiş salyangoz ölülerinin üstünde dans ederken buluyorsun kendini.
Gözlerinde yitirilen sevgilerin vazgeçilmişliği…
Yanında olanların fiziksel yalancılıklarında kayboluyorsun
Seni sevdiğini bile söylemiyor artık kimileri…
Unutuluyorsun…
Gülerken, ağlarken, yürürken,
Yaşarken unutuluyorsun.
Geriye sadece yorgunluklar kalıyor,
Sevmeye çalışmanın yorgunlukları…
Güzel bir sözü bile sana çok gören insanların
Hissizliğinde kayboluyorsun günden güne.
Ne gerek var ki unutulmak için ölüme?
Nefes aldığın sürece aslında ölüyorsun.
İyi de, bundan kime ne?

30.09.2016

Yine yazmaya kalktım.
ama kendimi hiç beğenmiyorum ki aynada.

18.06.2016

Baba

Ben en çok da Orhan Gencebay sevgisini öğrendim babamdan. Çünkü hep onun şarkılarında diğer arabesk şarkılarda olduğu gibi bir şikâyet durumu olmadığını söylerdi ve öyleydi de. Orhan Gencebay, bir aile büyüğümüz gibiydi böylece...
Sevdiği insanlar için maddi ve manevi hiçbir desteği esirgememeyi öğrendim ben babamdan. Çocuklarının okuması, iş sahibi olması için her türlü fedakarlığı göze almak gerektiğini öğrendim.
Birden kızıp, kırılsam bile kısa süre sonra karşımdakiyle hiçbir şey olmamış gibi konuşmayı öğrendim babamdan. Çünkü 'hatasız kul olmaz'dı ki...

Her görüşe saygılı olmayı, düşüncelerin zamanla değişebileceğini, çalışırken sonsuz özveri ile yaptığın işe sahip çıkmayı öğrendim ben babamdan.

Her kışın sonunda baharın geleceğini öğrendim. Çünkü 'mevsim bahar olunca yaşamak ne güzel!'

Ben bütün bunları 7 yaşında öğrendim aslında. Ben hayatımda ilk kez sahneye çıkmış şiir okurken karşımda babamın gözyaşlarını görünce öğrendim ki 'dertler benim, çile benim, hayat senin olsun' diyen bir adam var karşımda.

Bütün bunlardan dolayı minnettarım ben ona.

7.06.2016

Sepet

Bütün hikâyeler bir şeftali kokusuna bürünmüş gibiydi. Mevsimsel değişikliklere yetişemiyordum bense. Yazmam gereken sadece bir aşk hikâyesi miydi? Gözlerimi kapattığım an gülümsemeyi istiyordum sadece.

Tekrar görüşünceye kadar "hoşça" kalıyor muydu herkes? Yoksa yitip gidiyor muydu paylaşılan bütün gülüşmeler?

Boşluklardan ibaret olan hayatımı doldurma çabası içinde koşturuyorum. Neyle dolar? İşle, parayla, dostlukla, kitapla? "Belki şurada mutlu bir Gül vardır." deyip fırçayı elime alıyorum da bakıyorum ki elime yüzüme bulaşıyor bütün boyalar. Kozmik bir âlemde varımdır belki.

Dilek sepetinden sipariş versem on dakika içinde kapıma gelir mi bütün hayallerim? Hayallerim de öyle çok ahım şahım şeyler değil. Sadece kendi ayaklarım üzerinde durabilmek istiyorum.

Birine önemli gelen bir şey, diğeri için "hiç" olabiliyor. Peki, bu durumda hangisi fedakârlık etmeli? Aklımın kendinden tamamen bağımsız olduğu dönemler bunlar. Neyin "iyi" olduğuna karar vermek bile artık benim hükmümde değil.

En kötüsü de yolladığım kargoların yanlış adreslere gitmesi. Ben yaşamayı bilmiyorum.
Teminatı neydi aşkın? Gülüşler mi, öpüşler mi, bakışlar mı? 
Bitmeyeceğinin garantisini kim verebiliyordu birbirine? Ya da kim  gerçekten bağlıydı karşısındakine? 
Sevdiğini söylerken, karşısındakinin beklentisini bilirken umrunda olmadan yaşayabiliyorsa biri, ne derece seviyordu acaba? 
İnsanları evliliğe götüren nedenler nelerdi? 
Hayat belki de tek başına oynanmayacak bir oyundan ibaretti ve bu yüzden herkes kendine bir oyun arkadaşı seçiyordu. 
Sevdiğinin (!) mutsuz olduğunu bile bile nasıl rahat uyuyabiliyordu biri? 

4.06.2016

Zehra

Ben 17 yıldır şarkısız kaldım. Bir Neşet Ertaş türküsü kendime getiriyor beni ancak ara sıra. Yoksa yüreğimin içinde bulunduğu kapan, hiç taviz vermiyor sıkılığından. Bana kimse “Zehra” demesin istiyorum. Hatırımda hep dedemin ses tonuyla kalsın istiyorum bu isim. Çünkü anneannemdi o ismi asıl yaşatan.
Ben 7 yaşında okumayı hece hece öğrenirken meğer en iyi öğreneceğim kelime iki heceymiş: Ö-lüm! Ve bu ölüm, “amansız hastalıkla” gelecek, oturacakmış baş köşeye…
Çerçevesi yokmuş acıların. Her an, her şekilde çıkabiliyormuş insanın karşısına. Benim ilaca ara verdiğim dönemlerde anneannem devralmış meğer hastalık nöbetlerini. Buna rağmen ben onun öleceğini hiç düşünmemiştim ki!
17 yıldır bir alın kırışıklığı anneannemin yokluğu bende. İzler hiç silinmiyor hatta daha da derinleşiyor gittikçe. Onun sesini unutmaya meyilli bile olsa hafızam, bir gün yoldan geçen kamyonun kornasıyla irkilişimde elimi daha sıkı tuttuğunu hiç unutmam. Karşılıksız, aşağılama içermeyen bir sevgiydi onunkisi. En çok da bu yüzden “Zehra” olmaya çalışırım moralimi bozduğunda birisi.

63 yaşında gitmiş olmasının bile bir sebebi vardır belki. Şimdiki aklım olsa onunla daha çok zaman geçirirdim ama düşünemedim kansere yenileceğini. “Kafana tokadan başka bir şey takmayacaksın.”  derdi. Ama o, kafasındaki çözümsüzlüklerle birlikte sonsuza uçtu gitti…

https://www.youtube.com/watch?v=LfY_ol_rPA0 

16.05.2016

.

Soğumuş bir bardak çay, bayatlamış kurabiye, içine sinek düşmüş yemek gibiyim. İnsanların yüzlerinde bir memnuniyetsizlik, bir mahkeme duvarı hâli oluşturuyorum. Aslında istediğim bu değil. Ne istediğimi de bilmiyorum artık. Daha önceleri, sevdiğim insanların yüzlerinde gülümseme oluşturmaktı tek amacım. Baktım ki hiç olmuyor, şimdi öylesine yaşıyorum. Üzmek istemesem de hiç, hastalığım nedeniyle üzdüğüm, telaşlandırdığım insanlar var. Bu, benim elimde olan bir şey de değil. Bu hastalığın bende yarattığı gerginlik, ilaçların etkileri, her an nöbet geçirme korkusu bir yana, bir de sevdiklerimi bu yüzden üzüyorum diye üzülüyorum. Ama kimseye bunu anlatamıyorum. Ya da anlatmaya da gerek yok, bilmiyorum.
Üzüyorum... 
Üzüyorsun... 
Üzüyor... 

7.05.2016

Hapşuu!

Kahkahalar devrine yetişememiş biriyim.
Gül sofrasında yer bulamayan bir çiçeğim.
Bütün sokaklar bana yabancı
Ağaçların paramparça oluşuna tanık herkes.

Cilalı taşlar düşüyor hayatıma
Belki milattan önce kalan acılar bu yüzden
Çocuklara güvenemiyorken iç çekiyorum
Çubuk kraker vefasıyla sessizce kırılıyorum.

Sokak panolarında aşk yazsın isterdim
Reklamların hiçbiri gökte uçan kuştan değerli değil.
Bu kaçıncı ağlayış serisi?
Şarkılarla avunduğum yaşları çoktan geçtim.

Yaşamaya karşı mazeretlerim de yok.
Bir mayıs kadar kararsız kalıyor insan
Mor'un hüznünü de bir kenara bıraktım.
Hadi, şimdi senfoniler eşliğinde beni sahneye çıkar.



5.05.2016

Hıdırellez

Bu gece hıdırellez sevgilim. Birçokları için bir umut... Biliyorum ki biz çok atladık ateşler üstünden önceki zamanlarda. Ciğerimiz yanacak kadar da yakın olduk ateşe çoğu zaman.
Gül diplerine dilek kâğıtları bırakıyorlar ya hani, sen de gel bana dök içini. Ben olayım senin medet umduğun Gül. Olmaz mı ki?
Elbette sıradan biriyim ben ama senin yüzünü güldürecek her dileğin de sonsuz destekçisiyim.
Nasıl ki sen Hızır gibi yetiştin hayatıma, ben de yüzünü güldüreyim ki sevgi sözcükleri kavuşsun anlama.

Bu geceye ve sonraki bütün 6 Mayıslara...

10.04.2016

... Ve

... Ve artık hiçbir şey insanca değil. Aynı sözlerden çok sıkıldım. Aynı yüzlerden tiksinmeye başladım. Kişisel olmasa bile aynı muhabbetlerden haz almamaya başladım. Aslında tek beklediğim, biri beni anlasın. Kabul etsin olduğum gibi, kendi mahkemelerinde beni yargılayıp hüküm vermesin hakkımda. Bir gün de değer verdiğim birileri durduk yere bana trip yapmak yerine "Nasılsın?" desinler ya da. Çok şey... Günümüzün lağıma yaraşır ilişkilerinde bunları bekliyor olmam çok saçma.
Acı insanı yakıyor, eritiyor ve daha hızlı düşünmesini sağlıyor. Ben de bana acı çektiren insandan uzaklaşmam gerektiğini daha kısa sürede algılayabiliyorum artık. 
Hissettiğim tek şey acı zaten. Diğer duyguları tamamen unuttum. Birine yaklaşırken acaba dostum mu aşkım mı bilmiyorum. Sadece karşımdaki insana bilerek zarar vermeme amacı güdüyorum. Onun dışında kör kütük aşık olduğum, dostlukla mutlu olduğum zamanlar çok geride kaldı. Şu dünyada sadece yemek yerken mutluyum. Çünkü yemek yerken harcadığım çabanın karşılığını kısa sürede karnımın doymasıyla alıyorum. Bir işe yarıyor en azından çabam. Bir gün tokluk hissini de yitirirsem hiç  gülmeyeceğim muhtemelen. 
Toplumu düşündüğüm yok. Kendimi de düşünmüyorum. İnsanlığın en lanet zamanlarından birini yaşadığını düşündüğüm bu dönemde, işsizken ve yalnızken dünya üzerinde, vahşi bir hayvan gibiyim en çok. Nasıl ki ben durduk yere kimseyi üzmüyorsam, onlar da beni üzmesinler. Artık kimsenin yapılan iyilikten anladığı yok. Fedakârlıkları, sanki senin görevinmiş gibi üstüne yıkıyorlar. İyi bir şey yapsan, kendileri kötü olduğu için seni de kötü niyetli zannediyorlar. Onların hatalarını görmezden gelsen, seni salak zannnediyorlar. 
Nietzsche bu dönemde yaşasa muhtemelen üstüninsan aramayı bırakır, Dostoyevski'nin bahsettiği bütün suçlar cezasız kalır, Cemal Süreya hiç aşk şiiri yazmazdı. Zaten bunca basitliği anlatmak için sözlerini harcamazlardı. 
Şimdi herkes, şeytanî gururlarını alıp mağaralarına çekilebilir. Nihayetinde insanı öldüren her zaman en çok sevdikleridir. 

3.04.2016

Üç

Ben şarkının sözlerini ezberlemişim, şarkının nasıl hüzün içerdiğinin, ağlatarak bitiren nağmelerin farkındayım. İstiyorum ki sen fısılda bu şarkıyı kulaklarıma. Yoksa dans edemem ki kapılıp bu şarkının havasına. Kendi kendime dans etmekten yoruldum, senin de bana eşlik edeceğini bilsem hiç durmadan döner durur, şarkının ritmine ayak uydururum. Ama senin kulağına hoş gelmiyor bu şarkı, biliyorum.
İşte böyle oluyor tek taraflı sevmek. Her gün kendine soruyorsun "Gerçekten seviyor muyum?" diye, cevap belli: "Evet." Sevmenin hiçbir işe yaramadığını fark ettiğin an dev gibi hüzünler oturuyor yüreğine. Söylesen, hayatından komple gidecek. Söylemesen, her gece ağlamaktan küfleniyor yüreğin. En büyük ikilem de bu hayatta: "Tek taraflı sevmek mi yoksa tamamen kaybetmek mi?" Göze alamıyor insan tamamen kaybetmeyi. "Usul usul severim daha iyi." diyorsun. Ta ki o insan bir başkasıyla birlikte olana kadar. Çamura bulanıyor bütün sevdan o anda. Temizleyecek ne gücün var ne de inancın. Sevgisizlikten öylesine yorulmuşsun ki ağlamak bile kâr etmiyor içine edilen sevgilere. Sen sevdiğin insanın saçlarını okşamayı bile çok görürken kendine,  başkaları harcıyor sevdiğinin yüreğini bozuk para niyetine. Sabretmek girer mi burada devreye? Sabretsen bir gün anlar mı sevdiğin seni ve karşında olmaktansa yanında olur mu feleğin çemberinde? Meçhul.
Uzaktan sevmenin acısıyla yansa da yüreğin, hiç görmemektense sevgini saklamayı tercih edersin. Sadece seversin...

29.03.2016

30 Mart

Leylakların mora çaldığı mevsimler bunlar.
Bahar gelir insanların hayatına hani
14 yıl önce kaybedince birden seni
Baharlar sonsuza dek beni terk etti
O gün anladım ki herkes bir gün gidermiş
Ve "her ölüm erken ölüm", her gidiş aniymiş
Çocukluk defterim kapandı
Seni yeşil boyalı arabanın içinde gördüğümde
"Kalk" desem kalkmazdı bedenin, bilirim
Ben ölümü zaten beş yaşında öğrenmiştim
O zaman "Benim elime bıraksanız ölmesine izin vermezdim" demiştim
Yedi yıl sonra sen benim elimdeydin işte ama gidişini engelleyemedim
Sen kurtuldun belki "Zehra"sız bir hayattan
Ama ben, diğer Zehra kaldı bir başına buralarda
Toprağı söküp atasım geliyor
Mezar taşınla her göz göze gelişimde
Senin adını o taşa yazarken hiç mi acımadılar ki benim iç çekişime?
Gözlerinin ışığının yitişine şahit oldum ben,
Çenenin istemsiz hareketlerini,
Nefesinin kuş gibi göğüs kafesinde çırpındığını gördüm.
Doktor ertesi gün eve geleceğini söyledi de
Evin önünden cenaze arabasıyla geçip gideceğini söylemedi ama.
On iki yaşında çocuktum.
Baharları beklerken hayata aldandı dallarım, kurudum.

20.03.2016

Ant

Bu dünyaya çıldırmak için gelmiş olmalıyım. Belki de bu güzel bir şey. Çünkü gençlik yıllarımda hep Nietzsche gibi ölmek istediğimi söylerdim. Onun gibi, sahibi tarafından kırbaçlanan bir atın boynuna sarılıp ağlamak ve bilincimin gidip geldiği zamanlarda "İyi şeyler yazdım, değil mi?" demek isterdim. İyi şeyler yazamıyorum ancak beynimin özgür kalma kısmını sanırım artık gerçekleştiriyorum.
Yaşamak istedim. Özellikle de beş yaşından beri. Ölümü ilk kez gördüğümde, en sevdiğimi ölüm aldığı zaman ben yaşamak istedim. Çünkü ölümün, geride kalan beş yaşındaki bir çocuğu bile "Bana bıraksanız ölmesine izin vermezdim." diyerek ağlattığını anladım. Yaşamak istedim. Ama daha çok yaşatmak istedim. Sevdiklerim henüz hayattalar iken onları sevdiğimi, onların değerli olduklarını hissettirmek istedim. Kimse anlamadı. Anlayıp anlamamalarından ziyade beni üzüyor olmaları beni yıprattı.
Ben, sevdiğim biri özellikle ruhsal bir çöküntü içindeyken kalkıp ona "Sen şöyle yaptın, böyle ettin, bunu yapmadın..." gibi cümlelerle  gitmedim en azından. Ama ben ne zaman kopsam bu hayattan, o çok sevdiklerim (!) yargıç oluverdiler karşımda. Bir "Nasılsın?" ı fazla gördükleri yetmiyormuş gibi karamsarlıkla suçladılar beni.
Akışına bıraktım zaman zaman bazı şeyleri, olmadı. Mücadele ettiğimde zaten hep fiyaskoyla sonuçlandı. Kimse, benim her gün iş aradığımı, çalışmak için başka şehirlere yerleştiğimi, sevdiklerim için yaptığım fedakârlıkları, ısrarla "Bu kez olsun." diyerek girdiğim sınavları, iyileşmek için verdiğim çabayı görmedi. Beni karamsar ilan ettiler kendilerince.
Şimdi, hayalet gibi oturuyorken sandalyede, kimsenin beni görmesini beklemiyorum. Hatta mümkünse görmesinler de. Yeter ki beni suçlamasınlar ve yargılamasınlar.
Hayatımın en mutsuz dönemlerinden birini yaşıyorken ve Didem'i, Yavuz'u, Nilgün'ü anlıyorken, kalkıp kimse bana karamsarlıktan bahsetmesin. Nietzsche de hiç kusura bakmasın, deliriyor olabilirim lakin "Beni öldürmeyen şey, güçlendirmiyor." Artık bu devirde yaşamak para etmiyor...

Belki

Yaşamak için bir neden...
Sevmek için bir neden...
Gülmek için bir neden...
Derken, ölmek için birden çok neden!
Bir azazil sevdası gibi hayat karşımda,
Ne yapsam yanlış oluyor ya!
Hep, "belki"lerle geçiyor ömrüm,
Belki âşık olurum,
Belki sınavı kazanırım,
Belki iyileşirim,
Belki para kazanırım...
İşte bu "belki"ler
Gün gelir hayatımı mahveder.

Keder

Bölünebilir tabletler gibiymişim meğer.
Biraz su ile çözünüveriyormuşum olduğum yerde.
Beni boşluklara doğru iter,
Yanımda var olduğunu zanneden her gülümseme.
Yetmiyormuş tomurcuk sevgiler
Kalplerde kalıcı yerler edinmeye
Hani şu an öldürse beni keder
"Sevdiklerim" soracaklar ki "Niye?"
Eksi bilmem kaç derecede sevmeyin beni.
İlla sevin de demiyorum zaten.
Ellerinizi yıkayın sevmeden önce,
Dokunduğunuz her yerde dikenler biter.

15.03.2016

Eski

Yeryüzünün çok zalim olduğu bu zamanlarda insan  durup düşünüyor: Ruh nedir?
Ruh, sadece bir düşünceden mi ibarettir yoksa öfkenin tek umut olduğu bir savaşı mı belirtir, bilmek zor.
İnsan, ruhunun üstüne eski bir kıyafet giymiş gibi. Yırtık pırtık, rengi solmuş, tozlu bir kıyafet. Doğar doğmaz bu kılığa bürünüyor ruh ve insan ne yaparsa yapsın bu kıyafetten sıyrılamıyor. Çünkü insan, kendinden öncekilerin devamı. Çünkü bazı genlerin birleşimini taşıyor. Bu eski elbise de zaten naftalin kokan bir miras. Geçmişin yükünü geleceğe taşıyor. İnsan, isterse bu mirası zamanı gelince devredebilir, isterse de bu acıyı kendiyle sonlandırabilir. Nasıl mı? Dünyaya çocuk getirme mevzusu. Eğer bu dünyaya kendi genlerini aktardığı bir çocuk getirirse, o zaman bu elbise çocuğa da geçer. Ve bu şekilde bir kısır döngü devam eder. Eğer çocuk düşünmezse hiç, işte o zaman elbise de kendiyle birlikte tarihe gömülür.
Gün geceye, gece de dolunaya elbet kavuşur. Önemli olan, ruhun bağışlanma günüdür. İşte o zaman, insan elinin tersiyle eski elbisedeki tozu hafifçe silkebiliyorsa ne alâ!

11.03.2016

Dağılan

Dağıldım...
Deprem nedeniyle göçük altında kalmış bir beden gibi kollarım, bacaklarım dört bir tarafa saçıldı. Beynim parçalandı belki de. Ama o enkazın bir parçası olmadım bütünüyle...

Dağıldım...
Beş yaşında en sevdiğini kaybetmiş bir çocuğun gözyaşında buldum kendimi. Ölmeseler bile gidenlerin geri  gelmeyeceğini söyleyemedim ona. Ama dize getirdim dünyayı aynalarda...

Dağıldım...
Yüzde yüz iyileşemeyeceğimi söyleyen doktorların reçetelerinde ismi geçen herhangi bir hastaydım. Ani ölümden bahsettikleri zaman "Hangi ölüm beklendik ki?" diye de cevap verecek kadar soğukkanlıydım. Ama ben de hiçbir zaman tıbba yüzde yüz inanmadım...

Dağıldım...
Yüreğim oldu yüz bin parça. Çok üzüldüm ilk başlarda. Kötü bir şey zannettim bu dağılmaları. Ancak fark ettim ki sonradan, dağılmadan arınamıyor insan. Dağılmadan, içini kemiren şüpheleri anlayamıyorsun, dağılmadan senin en derinine oturmuş karanlık gölgelerin  farkına varamıyorsun. Ama dağılınca, kötülüklerden temizleyip ruhunu, sadece iyi parçaları geri topluyorsun. Ve yola huzurla devam ediyorsun...

5.03.2016

Sizli Bizli

Dünya nüfusunun 65 milyonu diyorum. Düşündüğünüz zaman küçümsenmeyecek bir sayı. Birçok ülkenin nüfusundan da fazla. Peki, bu neyin sayısı mı? Dünyadaki epilepsi hastalarının yaklaşık olarak sayısı. Yaklaşık olarak diyorum çünkü gün geçtikçe artıyor, yaklaşık olarak diyorum çünkü bunlar sadece bilinenler, hastalığını gizleyenler de cabası. Bu sayı, Türkiye’de yaklaşık 700 bin kişiye tekabül ediyor. Kaçınız bunun farkında?
Epilepsi ya da sizin aranızdaki deyimle “sara” hastalığı, milattan önceki yıllardan beri bilinen bir hastalık. Adına yeminler ettiğiniz Hipokrat, o dönemde epilepsinin bir hastalık olduğuna dair kitap yazıyor ama nafile! O dönemde insanlar, epilepsi hastalarının içine cin, peri vb. kaçtığını düşünüyor hatta nöbet sırasında hastanın Tanrı’yla iletişime geçtiğine inandıkları için “kutsal hastalık” diyorlar epilepsiye. Kötü olan tarafı, bu inanışların etkisi günümüzde bile sürmekte.
En okumuşundan en okumamışına kadar hiç fark etmiyor, kime epilepsi hastası olduğumuzu söylesek önce bir duruyor, sonra acıyor, sonra da kaçıyor. Evet, kaçıyor. Hâlbuki epilepsi bulaşıcı bir hastalık değil. Anlatamıyoruz. Epilepsi, psikolojik bir bozukluk da değil. Fiziksel bir rahatsızlık. Kimse bunları göz önünde bulundurmuyor.
Bazılarınız daha anlayışlı çıkıyor ve ilk müdahaleyi nasıl yapacağını soruyor. Anlatmak bizim görevimiz. Çünkü yanlış müdahale, sakat kalmaya ve hatta ölüme neden olabilir. Söyleyeyim, biri yanınızda epilepsi nöbeti geçiriyorsa başını yana çevirin. Maksat, dilin nefes borusunu tıkamaması. Onun dışında o anki hareketlerini engellemeye çalışmayın. Çarpabileceği cisimler varsa uzaklaştırın. En önemli noktalardan biri de şu: Nöbet anında sakın bize su içirmeye, alkol, kolonya, soğan vb. maddeler koklatmaya kalkmayın. Çünkü bayılma değil o an yaşadığımız, nöbet hâli. İkisinin arasında çok fark var. Alternatif tıp konusunda ahkâm kesen bazı insanları görüyorum, internette paylaşım yaparken “Soğan koklatılır.” tarzı bir şey yazmış. “İyi de abi, alternatif olacaksın diye yalan yanlış şeyler paylaşamana gerek yok.” dedim, sanırım engelledi. 
Epilepsinin neden olduğunu soruyorsunuz genelde. Nedeni belli değil. Birçok şey etkilemiş olabilir. Sonuç olarak, karşınızdaki insanda epilepsi var ve bu hastalık da kanıksadığınız şeker hastalığı gibi bir şey. Tabi epilepsi nöbetlerini tetikleyen bazı durumlar var, bunları da hatırlayın: Başta sinir, stres, üzüntü, aşırı sıcak, aşırı soğuk, aşırı kafein (çay, kahve, kola), alkol tüketimi, yanıp sönen ışıklar, uykusuzluk, açlık, kafaya darbe almak, aşırı heyecan gibi durumlar en çok bilinenler. Bünyeye göre de değişebiliyor bazı etkiler. Mesela greyfurt iyi gelmiyor, ilaçlarla etkileşime girdiği için. Son yapılan araştırmalara göre, kırmızı acı biber de nöbetleri arttırıyormuş. İçinde “psödoefedrin” olan ilaçları kullanmamamız gerekiyor ve bu etken madde özellikle soğuk algınlığı ilaçları içinde yer alıyor.
Sorduğunuzda “Epilepsi tedavi edilebilir.” derler. Ancak bu tamamen yüreklere su serpmek için söylenir. Epilepsi, sinir sisteminde olan bir hastalıktır ve sinir sistemi kendini hiçbir zaman yenilemediği için de bu hastalığın yüzde yüz geçmesi gibi bir durum söz konusu değildir. Sadece ilaçlarla nöbetleri kontrol altına alma ve uzun süren nöbetsizlik durumunda ilaçları bırakma gibi şeyler söz konusu. Ama ilaçları bıraksa da bir epilepsi hastasının her daim nöbet geçirme riski mevcuttur.
Birçok ilaçta olduğu gibi epilepsi ilaçlarının da milyonlarca yan etkisi mevcut tabi. Kimisi vücutta yaralara sebep olur, kimisi hafızayı alır götürür, kimisi dişleri mahveder, kimi de böbreklerde taşa neden olur vs.
Biz, bir yandan nöbetlerle uğraşırken diğer yandan yan etkileri azaltmaya çalışırken, bir taraftan da bu hastalığın ilerlemesini durdurma çabasındayken siz şunu söylersiniz: “Senden korkuyorum.”
Bütün bunları nasıl mı bu kadar kesin söylüyorum? İlk epilepsi ilacını dört yaşında içmeye başladım. Ve şu an yirmi altı yaşındayım. Düşünün ki gezdiğim hastaneler, inanmaya çalıştığım doktorlar, medet umduğum ilaçlar herhalde buradan Jüpiter’e yol olur.
Ben şimdi hastalığımla dalga geçecek kadar alıştım bu duruma. Ama her arkadaşım benim gibi değil. Hastalığını saklayan bir sürü insan var. Hem “darağacı suratlı toplum” yüzünden hem işsiz hem de arkadaşsız kalmamak için…
Mart ayı, epilepsi için önemli. 26 Mart Günü (Mor Gün) Epilepsi Farkındalık Günü olarak geçiyor. Amaç, o gün mor giyinip epilepsiye en azından bir gün olsun daha fazla dikkat çekebilmek. Neden mor tercih edilmiş? Çünkü mor renk “yalnızlığı” temsil ediyor.
Yazı boyunca özellikle “siz-biz” ayrımına gittim. Çünkü sizin bakış açınız bize karşı bu. Hâlbuki bir hastalık yüzünden “sizli bizli” olmak yerine insan olmayı tercih edebilirsiniz.

Hadi şimdi Google’dan olsun epilepsiyi araştırın. Biz “öcü” değiliz, bunu da unutmayın…  

29.02.2016

İzmir Günlüğü

23-29 Şubat 2016

Güzelliğine tanık oldum hayatın, ilk kez bu kadar doğal ve ilk kez böylesine derin... Kana kana tattım gülümsemenin tonlarını. Ağlarken yalnız değildim. Düşüncelerin paralel gittiği ortamlarda dibe vurup nirvanaya çıkmanın med-ceziriyle mest oldum.
Sevilmek nasıl bir duyguymuş hatırladım. Kimi "Gül" dedi, kimi "abla" dedi, kimi "Düşlem" diye seslendi ve bilinç altımda hepsi bir yer edindi. Gönlümde edindikleri yerlerin yanı sıra...
Tedirginliğimi tepe taklak eden samimiyetlere denk geldim. Doldu sadece gözlerim, belki de yüzlerine karşı pek belli edemedim.
Dizime yattı bembeyaz bir kedi usulca, kadehler kırdım "minnoş" gönüllerde yanlışlıkla, kırgınlıklara sünger çekildi paylaşılan güzel anlar adına, sözler verildi gelecek güzel günler hatrına...
Sadece evini değil, yüreğini de açtı Bayan N. bütün varlığıyla... (Minnetler ekstra...)
Açık sözlü hâliyle canımıza can kattı Bay M. mesela...
Gülümsemesini esirgemedi Bay A. ses tonunun olgunluğunda...
Kendini beğenmiş zannettiğim Bay Y. çocuksu masumiyetteymiş aslında...
Samimiyetiyle tayfadan biri olduğunu kanıtladı Bay A.A. şiirsel hüznünün yanı sıra...

Anladım ki hayat, en saçma şarkıları söylerken bile eğlenebiliyor olmakmış, yanında doğru insanlar varsa...

Anladım ki neşeli hikâyeler zorlayarak değil, yaşanarak yazılırmış.

Ve İzmir'de bıraktığım insanlar "Hayatımdan hiç çıkmasın."mış ...


https://youtu.be/nYf2amw4sME

16.02.2016

Kalp Kanseri

Bu akşam ünsüzlerimi düşürüyorum uçurumdan aşağıya.
Kim demiş ki benim doğuramayacağımı şu dünyada?
Ama en iyi bildiğim şey kusmak nitekim:
Bir tek gözyaşıma neden olan öznelerin hepsini kustum trilyonlarca!
Kimsenin beni umursamadığı gecelerin kucağında,
Oturdum, porselen kalbimi birleştirip diktim ben!
Ne halta yaradı peki bu şölen?
Daha çok aldanma, daha çok ayrılık, daha çok...

              Yoruldum.
          En çok da ulaşamadığım yıldızlardan medet ummaktan yoruldum.
          Sevdiğini söyleyen insanlardan bile bir şey bekleyememekten, sürekli kenara itilmekten, varken yok olmaktan, yok olmak istediğimde de samimiyetsiz var etme çabanızı görmekten yoruldum.

9.02.2016

4

Tuvalet aynalarında kalan ruj izi gibi hayat.

Mor bir şal gibi sıcacık çoğu zaman, boynuma dolanan.

Beynimi yönlendirme çabası içindeyim. Gereksiz muhabbetlere kahkahalarla gülüyor olmam, sosyolojinin içine ettiğimin resmi midir acaba?

Bugün yine öğrettin bana. Aristo önemli adam vesselam. 

Şu an bendesin ve ben bunu biliyorum. Bu yüzden yazarken kendimce sırıtıyorum. Kelebekler  gibi telaşla yazıyorum bu satırları. Bir günlük bile olsa dibine dek yaşayacağım hayatı ve hayran bırakacağım kendime insanları. 

Zaten ben sudan korkarım. Kıyılarda olmak bu yüzden işime geliyor hani.  Yoksa “Boğulurdum her sağanakta…” Sen, gözbebeklerinin masumluğunu kokladığım, yüzmeyi öğretiyorsun bana. Vücudumun çoğu sudan ibaret iken sudan korkmak boşuna. 

Fallı sakızlar çiğnemem artık daha. 

Moliere okumak lazım. 


Rutubet kokan duvarları artık boyadım. Evet, hazırım. 

20032015

3

Söz verdim. Ne yaparsam yapayım mükemmel olmalı. Mükemmele yakın  ya da.
Söz verdin. Bilirim ki “hırs” senin diğer adın.
“Yüzün kıyıma vuran…” diyor ya en çok dinlediğimiz şarkıların birinde, öyle. Daha anlamlı bakıyor artık  gözlerin. Ojelerimi üflesene hadi. Sönsün tırnaklarımın deli cesareti.
Arka arkaya belki on kere hapşurdum. Hayatın da kıyısında durdum.  
“Değilim.”  diye yazılıp “diilim” diye söylenmesi gereken kelimeler gibiyiz belki. Hadi sev beni. Çok aptalca bir istek bu, “diil mi?”

20032015

2

İki gün önce, “Sevdiğini söyleyemiyorsan ölürsün.”  yazmıştım ve orada bırakmıştım kalemi. “Ölmek de neyin nesi?” dedim ve sustum. Akıttım düşüncelerimi başka yönlere. İyi ki de öyle yapmışım. Bugün sevdiğimi söyledim rahatlıkla. Aslında anlıyordun ya. Çok şey öğrendim bugün hayat adına. Yine senden. Sana dair. Topluma dair. İnsanlığa dair. İnsan sarılmalı doyasıya. Bakış açısı değişmeli zaman zaman hayatta. Sıkılır insan yoksa.
İsminde “t” harfi olan birisinden bahsetmişti falcı geçenlerde bana ve drama yazarı olacağımı söylemişti de inanmamıştım ben ona.
Anlamlar yüklemek bir şeylere, boşuna. Zamanı saate, dakikalara değil; anlara bölmek… Özgürlüğün tanımı da bu aslında. Oh, nasıl rahatladım ama! Nasıl çizdin avuçlarıma geleceğimi dudaklarınla…

Anlatamam. Aşk değil bu. Kıyılarda  yaşamak. Derin bir nefesle. Hadi bağlayalım buradan Şizoşems’e…  

19.03.2015

1

1
Labirent. Duvarlar… Hep sıkıcı gelir insana. Çünkü insan, kıyılarda yaşamaktan korkar.
Kıyılar… En güvenli yerler oluyormuş aslında. İnsanın cesaretini topladığı, nefes alabildiği yerler… Bu yüzden hayatımda ilk kez İbrahim Tatlıses dinlemekten bu kadar keyif aldım.
Zamanı anlara bölmek… Bazen bir sakız falına… Bazen de bir şişe kolaya şükretmek. Yapmam gerek. Bir amacım var, kurgu hazır. Mutluyum bu sayede. Hayatımda ilk kez bu kadar berrak şekilde mutluyum.
Yaşaman lazım. Hadi, at kendini sahneye! Harikasın işte. Arka bahçelerde yaşıyoruz ama önemli olan da bu değil mi?
Dedi bana. Ön bahçelerde gösteriş olur ama arka bahçelere ekerler ekmeklerini. Vişne ağaçlarının gölgesinde… İlk kez yazarken böyle heyecanlı, böyle nefes nefese…
Kıyılarındayım ve kıyılarımda.
“Ne sen bunun farkındasın nen de polis farkında!”


Pan aşkına! 

Yarım Kalanlar

İnsan her türlü şeyin üstesinden geliyor zamanla.
Sadece sevilme ihtiyacını gideremiyor asla.
Şarkılar bile kâr etmiyor öyle anlarda.
Geçmiş geçiyor karşına, konuşuyor alçak bir ses tonuyla.
Bütün bunlar birer Çin işkencesi adeta.
Sevilmek önemli. Ama yollar var hani… 13.01.2015
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
İçimde biriken dikitler eriyor bu ayda
Vücudum kaskatı kesilse de yanıyor beynim ne fayda?
Sinir uçlarımın şiştiğini hissediyorum bir yandan,
Öbür taraftan kuru kafa siluetleri geçiyor gönlümün mezarlığından.
Ah, zamanı on üç yıl önceye sarsam,
Mart’ın on üçünü de otuzunu da hiç yaşamasam…
Gitmese ilk aşklarım keşke,
Gitmese dedem bir mart sabahı kendince…
On üç yaşında bir çocuk ezgisiyle kandırabilirdim belki Azrail’i,
Derdim ki: “O benim için tek, onu benden alma yeter ki!”
Gül’lerin sesi çıkmaz belki yeryüzü sofrasında
Saçları ıslak dolaşırlar hep nehirler boyunca…
Şimdi, yirmi beş gün var dedemin gittiğini diğerlerinin hatırlamasına.
Ben ise yıldızlara göz kırparım hep,
Onu anmadan geçemediğim her akşamda.  5.03.2015




8.02.2016

Ebeveyn

Birinin her hatasında onu yargılayan insanların bu hataların yapılmasında ne kadar payları olduğunu düşünmelerini isterdim.

Mesela  bir anne-baba düşünmeli en çok bunu. Anne-baba olmak biyolojik anlamda çok kolay. Peki, sonrası? Bunu kimse düşünmüyor. Herkes toplum baskısı yüzünden ya da yalnız kalmamak için anne-baba olmayı tercih ediyor. Evet, ikincisi daha kötü. Çünkü şunu düşünüyor insanlar: “Ben bu dünyada yalnız kalmamalıyım, evladım olursa bana bakar.”  ya da “Ben ölüp gittiğimde bu dünyada benden bir eser kalsın.” Ne kadar iğrenç bencillikler bunlar! Sen öldükten sonra, senden eser kalsa ne olur, kalmasa ne olur? İnsanlar bunu kendilerine itiraf edemeseler de düşünceleri bu yönde. Çünkü insanoğlu, bu dünyadan hiç gitmeyecekmiş gibi yaşama derdinde.

Sonrası mı? Sonra işte çocuklar, çocuklar… Kimse düşünmüyor ki “Bu çocuğa gelecek verebilir miyim? Onu, psikolojisini bozmadan yetiştirebilir miyim? Her davranışımla ona rol-model olabilir miyim?” gibi şeyleri. Baba, gidiyor sürekli içmeye. Her fırsatta içiyor, sarhoş geliyor eve. Ve çocuğundan içki içmemesini bekliyor. Ona sürekli bu yönde nasihat ediyor falan… Nasıl da yapmacık sevgiler bunlar böyle!  Anne, kocasıyla uğraşmaktan bıkmış, kendi hâlinde. Çocuk biliyor ki kimseyle derdini paylaşamaz. Çünkü kendi yaptıkları hataları görmeyen ebeveynler, çocuk aynı hatayı bile yapsa ona kızarlar, bağırırlar ve hatta daha fazlası…

Hiç düşünmez anne-babalar çocuklarının yaptıkları hatalarda kendi davranışlarını. İşte bu düzen böyle devam ettikçe mutsuz çocuklar dolduracak dünyayı.


Dünyaya bir “evlat” getirmekten ziyade bir “insan” getirdiğinizi düşünün. Sonra “bir anlık hatalardan” “korunun”. 

7.02.2016

İstisna

Var olmak, cehenneme dönüşüyordu. Ahlakî duruşların yok olma mevsimlerini yaşıyorduk âdeta. İyiliktanımaz insanların gölgesinde kavruluyordu bütün güzellikler…

Dünya işlerinin iyi gitmediği her yönüyle ortadayken tanıdı kadın, adamı. Soylu davranışların etkilerinden sıkıldığı anlarda mucizevî konuşmalarda buldu hep adamın bakışlarını.

Girdaplarda boğulmaya yüz tuttuğu zamanlarda bütün dışsal nesnelerden uzak durup adamla konuşmak isterdi kadın. Ne var ki adam, kendini kadının ruhu zannetmeye başlamıştı.

Kadın, adama yalnız kalmak istediğini haykırsa da adam bunu görmezden geliyordu. Hatta artık adam, o kadar tuhaf davranışlara bürünmüştü ki kadın onu tanıyamıyor, ona aslını hatırlatmaya çalışıyordu. Resmen, “kim kimi temizlerse” oyunu oynuyorlardı.

Taze fikirlerine karşılık adamla çatışma hâlinde olan kadın, artık bundan çok sıkılmıştı.

Nasıl ki zamanında adamla görüşmek için can atıyorsa şimdi de görüşmemek için bahaneler bulmaya çalışıyordu.

Bir gün adam, kadına “Gökkuşağı gibi kadınsın.” dedi. Kadın da aklına ilk geleni söyledi: “Sen siyah seversin ama…”


Her şey bir cümleyle sona ermişti. 

Yapma

Göğüs kafesimde kuşlar büyüttüm ben. Çırpınırlar her yalanda. Çıkmak isterler, uçmak isterler yalansız diyarlara ama ne fayda? En çok da bu yüzden yalan söyleme bana.

Saçlarımdan çiçekler yetiştirdim ben. Özenle suladım onları gün batımlarında. Moralim bozulduğunda kesiyorum kökünden hepsini. En çok da bu yüzden sahte gülme bana.

Gözlerimde sevdalar demledim kahve kokan. Unuttum ama şimdiki aşkların çoğu saçma sapan. Ağladığımda gözyaşı değil kan sanki gözlerimden akan. En çok da bu yüzden inanmadan bakma bana.

Yazılar yazdım alnıma, bembeyaz, adımın anlamıyla. Eli kalem tutmamışların iftirası yetermiş hâlbuki hayatları karartmaya. En çok da bu yüzden izi kalır düşüncesiyle çamur atma bana.


Sadece etten, kemikten var olmadım şu hayatta. Sevdim, daha çok sevdim, daha çok sevdim… Şimdi, ruha dokunan sevdalarımla kapına geldim. En çok da bu yüzden sevmiyorsan “seviyorum” deme bana. 

6.01.2016

Klasik

Allah biliyor ya, kanser falan olsam hiçbir ilaç kullanmadan oturur, ölümü beklerim. Bu yüzden de bana böyle bir hastalık vermedi galiba şu ana kadar.
Benim de kendi hastalıklarım var elbet. Bugüne dek bana verilmesinin bir nedeni olduğunu düşündüğüm, hatta bana sadık olan tek şey olduğunu söylediğim, iyi açıdan görmeye çalışıp çaktırmadan kovmaya çalıştığım bir adet epilepsiye sahibim malumunuz.
İlk başlarda benimseyemediğim bu hastalığa, daha sonra ister istemez alıştım. Ben alıştım da çevremdekiler alışmadı, toplum alışmadı. Toplumun bu ön yargısını yıkmak için uğraştım hep. Anlatmaya çalıştım epilepsiyi, nedenlerini, sonuçlarını, ilk yardımı... Ama kime epilepsi hastası olduğumu söylesem şaşırıp "Yazık." dedi ya da bakışları bunu onayladı. Ya da en son nöbetten sonra acile gittiğimizde bir kadının yaklaşıp "Bu yaşta neyi var?" tarzında bir soru sorması da tuhaftı. "Hepimiz ölecek yaştayız oysa." Yine de gülümsedim ben. Hak vermeye çalıştım, yeri geldi takmadım tepkileri. Gülümsedim. Çünkü stres bana yasaktı.
Ama doktorların epilepsi hakkındaki cahilliklerini hiçbir zaman anlamadım. Kimi hamile ilacı verdi, kimi hiç muayene etmeden nöbetleri tetikleyen ilaçları verdi, kimi kan aldı ama tahlilin orada yapılmadığını söyledi falan filan... Doktorlar da epilepsi söz konusu olunca ne yapacaklarını bilmiyorlar. En son gittiğim nöroloji uzmanı, daha önce kullandığım iki ilacı yazmak istedi ama oluşturdukları yan etkileri söylediğimde yazamadı. Sonra başka bir ilaç yazdı, "Bu ilaç da böbrek taşı yapıyor ama..." diyerek.
Zaten yıllardır kullandığım ilaçların unutkanlık, kansızlık, dişleri çürütme vb. yan etkilerini çekiyorken üstüne böbrek taşı pek hoş olmazdı hani.

Ve ben artık çok sıkıldım. Toplumun bitmeyen ön yargılarından, aileme verdiğim sıkıntıdan, "Acaba nöbet mi geliyor?" şeklindeki ruh hâlinden, doktorların altı yıllık cahilliğinden, birçok şeyin yasak olmasından çok sıkıldım. Ben istemiyor muyum zannediyorsunuz ki özgürce yaşamayı, ilaç kullanmadan var olmayı, yan etkilerden kurtulmayı, annemi üzmemeyi; ben istemiyor muyum?

Yine de kendimden daha kötüleri görmem gerekiyor değil mi?
Mesela nöbetlerden bıktığı için intihar eden Ian Curtis'i düşüneyim de hâlâ var olduğuma şükredeyim!

4.01.2016

İçlem

Hiçbir erdem konusu hayatın bu rezilliğini ifade etmeye yetmiyor. Sevginin hep “mecaz” anlamlarında takılıp kalıyorum, zannettiğim şey aslında öyle olmuyor. Korkunç izlenimler kalıyor geriye ve bir de kocaman bir kaos. Ian’ın asılmış boynunun çığlığı bile hayatı durdurmaya yetmemiş. Mutluluktan ziyade yersiz utançlarla boğarım kendimi zaman zaman ben de. Dünyada kötü giden her şeyden kendime pay çıkarırım. Tam da hayatın istediği kıvama gelirim yani güzelce.
İnsanlar zannediyorlar ki yaptıklarını unutuyorum gülümsediğimde. Hâlbuki on üç yıldır yazıyorum mesela ben, dedemin ölümüyle ilgili. Birçok olay da bu şekilde uzun yıllarımı ve yüzlerce satırımı alıyor. İsim vermiyorum, zaman da geçti diye herkes kendini, kendince aklıyor. Umrumda da değil bu. Dünyada mümkün oldukça az yakınım olsun istiyorum sonuçta.
Birinci tekil kişinin mantığıyla yaşıyorken hayatı,  işteş fiillere cümlelerimde hiç yer olmadı. Çiçekli bahçelerde gezerken ilk kez göreceğim bir bitkiye sevineceğim günlerin hayaliyle oluşturdum bütün notaları. 
“Mutluluğun tanımı şöyleymiş, aşkın büyüsü böyleymiş…” şeklindeki ifadeler sadece rivayetlere dayanacağından dolayı bıraktım onları da aramayı. Daha az yarayla bu hayattan kurtulmaktır çünkü en büyük başarı. Serbest ölçüyle yazılan bir hayatta uyak aramak büyük sıkıntı.
Ağıtlar da yakmıyorum artık kandırılışlarımın ardından. Tütsüler eşliğinde evrene yolluyorum gördüğüm kötülükleri duman duman. Ne de olsa süper bir hayat değil nihayetinde bana bağışlanan. Yoksa bu kadar kötü şey mi yolladım evrene? Boş ver, amaan!
Belki kimsenin beklentisine göre sevmedim, belki çok çabuk inandım gülen yüzlerine, belki anlayışsız biriyim hatta huysuzluğun yanında… Sadece gülümsetmek istemiştim değer verdiğim insanları, en kırık oldukları anlarda. Çünkü insan, gülümseyince farkına varır insan olduğunun. Çünkü insan olmanın özü, amacı bence budur.
Şimdi… Yalnızım yanıp sönen bir sokak lambası gibi. Soğuk duruyorum masadaki (bıyıklı) barbunyalar gibi. Sallanıyorum deprem sonrasındaki bir avize gibi. Kesilmiş, duygularımı besleyen damarlarım; kırışmış, insanlara hoşgörü gösteren yanım; parçalanmışım, yıkılmışım, kırılmışım…
Bir yıla nasıl girersen öyle gideceğini söylerler ya, böyle olsun bu yıla selamım.