Leylakların mora çaldığı mevsimler bunlar.
Bahar gelir insanların hayatına hani
14 yıl önce kaybedince birden seni
Baharlar sonsuza dek beni terk etti
O gün anladım ki herkes bir gün gidermiş
Ve "her ölüm erken ölüm", her gidiş aniymiş
Çocukluk defterim kapandı
Seni yeşil boyalı arabanın içinde gördüğümde
"Kalk" desem kalkmazdı bedenin, bilirim
Ben ölümü zaten beş yaşında öğrenmiştim
O zaman "Benim elime bıraksanız ölmesine izin vermezdim" demiştim
Yedi yıl sonra sen benim elimdeydin işte ama gidişini engelleyemedim
Sen kurtuldun belki "Zehra"sız bir hayattan
Ama ben, diğer Zehra kaldı bir başına buralarda
Toprağı söküp atasım geliyor
Mezar taşınla her göz göze gelişimde
Senin adını o taşa yazarken hiç mi acımadılar ki benim iç çekişime?
Gözlerinin ışığının yitişine şahit oldum ben,
Çenenin istemsiz hareketlerini,
Nefesinin kuş gibi göğüs kafesinde çırpındığını gördüm.
Doktor ertesi gün eve geleceğini söyledi de
Evin önünden cenaze arabasıyla geçip gideceğini söylemedi ama.
On iki yaşında çocuktum.
Baharları beklerken hayata aldandı dallarım, kurudum.
29.03.2016
20.03.2016
Ant
Bu dünyaya çıldırmak için gelmiş olmalıyım. Belki de bu güzel bir şey. Çünkü gençlik yıllarımda hep Nietzsche gibi ölmek istediğimi söylerdim. Onun gibi, sahibi tarafından kırbaçlanan bir atın boynuna sarılıp ağlamak ve bilincimin gidip geldiği zamanlarda "İyi şeyler yazdım, değil mi?" demek isterdim. İyi şeyler yazamıyorum ancak beynimin özgür kalma kısmını sanırım artık gerçekleştiriyorum.
Yaşamak istedim. Özellikle de beş yaşından beri. Ölümü ilk kez gördüğümde, en sevdiğimi ölüm aldığı zaman ben yaşamak istedim. Çünkü ölümün, geride kalan beş yaşındaki bir çocuğu bile "Bana bıraksanız ölmesine izin vermezdim." diyerek ağlattığını anladım. Yaşamak istedim. Ama daha çok yaşatmak istedim. Sevdiklerim henüz hayattalar iken onları sevdiğimi, onların değerli olduklarını hissettirmek istedim. Kimse anlamadı. Anlayıp anlamamalarından ziyade beni üzüyor olmaları beni yıprattı.
Ben, sevdiğim biri özellikle ruhsal bir çöküntü içindeyken kalkıp ona "Sen şöyle yaptın, böyle ettin, bunu yapmadın..." gibi cümlelerle gitmedim en azından. Ama ben ne zaman kopsam bu hayattan, o çok sevdiklerim (!) yargıç oluverdiler karşımda. Bir "Nasılsın?" ı fazla gördükleri yetmiyormuş gibi karamsarlıkla suçladılar beni.
Akışına bıraktım zaman zaman bazı şeyleri, olmadı. Mücadele ettiğimde zaten hep fiyaskoyla sonuçlandı. Kimse, benim her gün iş aradığımı, çalışmak için başka şehirlere yerleştiğimi, sevdiklerim için yaptığım fedakârlıkları, ısrarla "Bu kez olsun." diyerek girdiğim sınavları, iyileşmek için verdiğim çabayı görmedi. Beni karamsar ilan ettiler kendilerince.
Şimdi, hayalet gibi oturuyorken sandalyede, kimsenin beni görmesini beklemiyorum. Hatta mümkünse görmesinler de. Yeter ki beni suçlamasınlar ve yargılamasınlar.
Hayatımın en mutsuz dönemlerinden birini yaşıyorken ve Didem'i, Yavuz'u, Nilgün'ü anlıyorken, kalkıp kimse bana karamsarlıktan bahsetmesin. Nietzsche de hiç kusura bakmasın, deliriyor olabilirim lakin "Beni öldürmeyen şey, güçlendirmiyor." Artık bu devirde yaşamak para etmiyor...
Yaşamak istedim. Özellikle de beş yaşından beri. Ölümü ilk kez gördüğümde, en sevdiğimi ölüm aldığı zaman ben yaşamak istedim. Çünkü ölümün, geride kalan beş yaşındaki bir çocuğu bile "Bana bıraksanız ölmesine izin vermezdim." diyerek ağlattığını anladım. Yaşamak istedim. Ama daha çok yaşatmak istedim. Sevdiklerim henüz hayattalar iken onları sevdiğimi, onların değerli olduklarını hissettirmek istedim. Kimse anlamadı. Anlayıp anlamamalarından ziyade beni üzüyor olmaları beni yıprattı.
Ben, sevdiğim biri özellikle ruhsal bir çöküntü içindeyken kalkıp ona "Sen şöyle yaptın, böyle ettin, bunu yapmadın..." gibi cümlelerle gitmedim en azından. Ama ben ne zaman kopsam bu hayattan, o çok sevdiklerim (!) yargıç oluverdiler karşımda. Bir "Nasılsın?" ı fazla gördükleri yetmiyormuş gibi karamsarlıkla suçladılar beni.
Akışına bıraktım zaman zaman bazı şeyleri, olmadı. Mücadele ettiğimde zaten hep fiyaskoyla sonuçlandı. Kimse, benim her gün iş aradığımı, çalışmak için başka şehirlere yerleştiğimi, sevdiklerim için yaptığım fedakârlıkları, ısrarla "Bu kez olsun." diyerek girdiğim sınavları, iyileşmek için verdiğim çabayı görmedi. Beni karamsar ilan ettiler kendilerince.
Şimdi, hayalet gibi oturuyorken sandalyede, kimsenin beni görmesini beklemiyorum. Hatta mümkünse görmesinler de. Yeter ki beni suçlamasınlar ve yargılamasınlar.
Hayatımın en mutsuz dönemlerinden birini yaşıyorken ve Didem'i, Yavuz'u, Nilgün'ü anlıyorken, kalkıp kimse bana karamsarlıktan bahsetmesin. Nietzsche de hiç kusura bakmasın, deliriyor olabilirim lakin "Beni öldürmeyen şey, güçlendirmiyor." Artık bu devirde yaşamak para etmiyor...
Belki
Yaşamak için bir neden...
Sevmek için bir neden...
Gülmek için bir neden...
Derken, ölmek için birden çok neden!
Bir azazil sevdası gibi hayat karşımda,
Ne yapsam yanlış oluyor ya!
Hep, "belki"lerle geçiyor ömrüm,
Belki âşık olurum,
Belki sınavı kazanırım,
Belki iyileşirim,
Belki para kazanırım...
İşte bu "belki"ler
Gün gelir hayatımı mahveder.
Sevmek için bir neden...
Gülmek için bir neden...
Derken, ölmek için birden çok neden!
Bir azazil sevdası gibi hayat karşımda,
Ne yapsam yanlış oluyor ya!
Hep, "belki"lerle geçiyor ömrüm,
Belki âşık olurum,
Belki sınavı kazanırım,
Belki iyileşirim,
Belki para kazanırım...
İşte bu "belki"ler
Gün gelir hayatımı mahveder.
Keder
Bölünebilir tabletler gibiymişim meğer.
Biraz su ile çözünüveriyormuşum olduğum yerde.
Beni boşluklara doğru iter,
Yanımda var olduğunu zanneden her gülümseme.
Yetmiyormuş tomurcuk sevgiler
Kalplerde kalıcı yerler edinmeye
Hani şu an öldürse beni keder
"Sevdiklerim" soracaklar ki "Niye?"
Eksi bilmem kaç derecede sevmeyin beni.
İlla sevin de demiyorum zaten.
Ellerinizi yıkayın sevmeden önce,
Dokunduğunuz her yerde dikenler biter.
Biraz su ile çözünüveriyormuşum olduğum yerde.
Beni boşluklara doğru iter,
Yanımda var olduğunu zanneden her gülümseme.
Yetmiyormuş tomurcuk sevgiler
Kalplerde kalıcı yerler edinmeye
Hani şu an öldürse beni keder
"Sevdiklerim" soracaklar ki "Niye?"
Eksi bilmem kaç derecede sevmeyin beni.
İlla sevin de demiyorum zaten.
Ellerinizi yıkayın sevmeden önce,
Dokunduğunuz her yerde dikenler biter.
15.03.2016
Eski
Yeryüzünün çok zalim olduğu bu zamanlarda insan durup düşünüyor: Ruh nedir?
Ruh, sadece bir düşünceden mi ibarettir yoksa öfkenin tek umut olduğu bir savaşı mı belirtir, bilmek zor.
İnsan, ruhunun üstüne eski bir kıyafet giymiş gibi. Yırtık pırtık, rengi solmuş, tozlu bir kıyafet. Doğar doğmaz bu kılığa bürünüyor ruh ve insan ne yaparsa yapsın bu kıyafetten sıyrılamıyor. Çünkü insan, kendinden öncekilerin devamı. Çünkü bazı genlerin birleşimini taşıyor. Bu eski elbise de zaten naftalin kokan bir miras. Geçmişin yükünü geleceğe taşıyor. İnsan, isterse bu mirası zamanı gelince devredebilir, isterse de bu acıyı kendiyle sonlandırabilir. Nasıl mı? Dünyaya çocuk getirme mevzusu. Eğer bu dünyaya kendi genlerini aktardığı bir çocuk getirirse, o zaman bu elbise çocuğa da geçer. Ve bu şekilde bir kısır döngü devam eder. Eğer çocuk düşünmezse hiç, işte o zaman elbise de kendiyle birlikte tarihe gömülür.
Gün geceye, gece de dolunaya elbet kavuşur. Önemli olan, ruhun bağışlanma günüdür. İşte o zaman, insan elinin tersiyle eski elbisedeki tozu hafifçe silkebiliyorsa ne alâ!
Ruh, sadece bir düşünceden mi ibarettir yoksa öfkenin tek umut olduğu bir savaşı mı belirtir, bilmek zor.
İnsan, ruhunun üstüne eski bir kıyafet giymiş gibi. Yırtık pırtık, rengi solmuş, tozlu bir kıyafet. Doğar doğmaz bu kılığa bürünüyor ruh ve insan ne yaparsa yapsın bu kıyafetten sıyrılamıyor. Çünkü insan, kendinden öncekilerin devamı. Çünkü bazı genlerin birleşimini taşıyor. Bu eski elbise de zaten naftalin kokan bir miras. Geçmişin yükünü geleceğe taşıyor. İnsan, isterse bu mirası zamanı gelince devredebilir, isterse de bu acıyı kendiyle sonlandırabilir. Nasıl mı? Dünyaya çocuk getirme mevzusu. Eğer bu dünyaya kendi genlerini aktardığı bir çocuk getirirse, o zaman bu elbise çocuğa da geçer. Ve bu şekilde bir kısır döngü devam eder. Eğer çocuk düşünmezse hiç, işte o zaman elbise de kendiyle birlikte tarihe gömülür.
Gün geceye, gece de dolunaya elbet kavuşur. Önemli olan, ruhun bağışlanma günüdür. İşte o zaman, insan elinin tersiyle eski elbisedeki tozu hafifçe silkebiliyorsa ne alâ!
11.03.2016
Dağılan
Dağıldım...
Deprem nedeniyle göçük altında kalmış bir beden gibi kollarım, bacaklarım dört bir tarafa saçıldı. Beynim parçalandı belki de. Ama o enkazın bir parçası olmadım bütünüyle...
Dağıldım...
Beş yaşında en sevdiğini kaybetmiş bir çocuğun gözyaşında buldum kendimi. Ölmeseler bile gidenlerin geri gelmeyeceğini söyleyemedim ona. Ama dize getirdim dünyayı aynalarda...
Dağıldım...
Yüzde yüz iyileşemeyeceğimi söyleyen doktorların reçetelerinde ismi geçen herhangi bir hastaydım. Ani ölümden bahsettikleri zaman "Hangi ölüm beklendik ki?" diye de cevap verecek kadar soğukkanlıydım. Ama ben de hiçbir zaman tıbba yüzde yüz inanmadım...
Dağıldım...
Yüreğim oldu yüz bin parça. Çok üzüldüm ilk başlarda. Kötü bir şey zannettim bu dağılmaları. Ancak fark ettim ki sonradan, dağılmadan arınamıyor insan. Dağılmadan, içini kemiren şüpheleri anlayamıyorsun, dağılmadan senin en derinine oturmuş karanlık gölgelerin farkına varamıyorsun. Ama dağılınca, kötülüklerden temizleyip ruhunu, sadece iyi parçaları geri topluyorsun. Ve yola huzurla devam ediyorsun...
Deprem nedeniyle göçük altında kalmış bir beden gibi kollarım, bacaklarım dört bir tarafa saçıldı. Beynim parçalandı belki de. Ama o enkazın bir parçası olmadım bütünüyle...
Dağıldım...
Beş yaşında en sevdiğini kaybetmiş bir çocuğun gözyaşında buldum kendimi. Ölmeseler bile gidenlerin geri gelmeyeceğini söyleyemedim ona. Ama dize getirdim dünyayı aynalarda...
Dağıldım...
Yüzde yüz iyileşemeyeceğimi söyleyen doktorların reçetelerinde ismi geçen herhangi bir hastaydım. Ani ölümden bahsettikleri zaman "Hangi ölüm beklendik ki?" diye de cevap verecek kadar soğukkanlıydım. Ama ben de hiçbir zaman tıbba yüzde yüz inanmadım...
Dağıldım...
Yüreğim oldu yüz bin parça. Çok üzüldüm ilk başlarda. Kötü bir şey zannettim bu dağılmaları. Ancak fark ettim ki sonradan, dağılmadan arınamıyor insan. Dağılmadan, içini kemiren şüpheleri anlayamıyorsun, dağılmadan senin en derinine oturmuş karanlık gölgelerin farkına varamıyorsun. Ama dağılınca, kötülüklerden temizleyip ruhunu, sadece iyi parçaları geri topluyorsun. Ve yola huzurla devam ediyorsun...
5.03.2016
Sizli Bizli
Dünya nüfusunun 65 milyonu
diyorum. Düşündüğünüz zaman küçümsenmeyecek bir sayı. Birçok ülkenin nüfusundan
da fazla. Peki, bu neyin sayısı mı? Dünyadaki epilepsi hastalarının yaklaşık olarak sayısı. Yaklaşık olarak diyorum çünkü gün geçtikçe artıyor, yaklaşık olarak diyorum çünkü bunlar
sadece bilinenler, hastalığını gizleyenler de cabası. Bu sayı, Türkiye’de
yaklaşık 700 bin kişiye tekabül ediyor. Kaçınız bunun farkında?
Epilepsi ya da sizin aranızdaki
deyimle “sara” hastalığı, milattan önceki yıllardan beri bilinen bir hastalık.
Adına yeminler ettiğiniz Hipokrat, o dönemde epilepsinin bir hastalık olduğuna
dair kitap yazıyor ama nafile! O dönemde insanlar, epilepsi hastalarının içine
cin, peri vb. kaçtığını düşünüyor hatta nöbet sırasında hastanın Tanrı’yla
iletişime geçtiğine inandıkları için “kutsal hastalık” diyorlar epilepsiye.
Kötü olan tarafı, bu inanışların etkisi günümüzde bile sürmekte.
En okumuşundan en okumamışına
kadar hiç fark etmiyor, kime epilepsi hastası olduğumuzu söylesek önce bir
duruyor, sonra acıyor, sonra da kaçıyor. Evet, kaçıyor. Hâlbuki epilepsi bulaşıcı bir
hastalık değil. Anlatamıyoruz. Epilepsi, psikolojik bir bozukluk da değil.
Fiziksel bir rahatsızlık. Kimse bunları göz önünde bulundurmuyor.
Bazılarınız daha anlayışlı
çıkıyor ve ilk müdahaleyi nasıl yapacağını soruyor. Anlatmak bizim görevimiz.
Çünkü yanlış müdahale, sakat kalmaya ve hatta ölüme neden olabilir. Söyleyeyim,
biri yanınızda epilepsi nöbeti geçiriyorsa başını yana çevirin. Maksat, dilin
nefes borusunu tıkamaması. Onun dışında o anki hareketlerini engellemeye
çalışmayın. Çarpabileceği cisimler varsa uzaklaştırın. En önemli noktalardan
biri de şu: Nöbet anında sakın bize su içirmeye, alkol, kolonya, soğan vb.
maddeler koklatmaya kalkmayın. Çünkü bayılma değil o an yaşadığımız, nöbet hâli.
İkisinin arasında çok fark var. Alternatif tıp konusunda ahkâm kesen bazı
insanları görüyorum, internette paylaşım yaparken “Soğan koklatılır.” tarzı bir
şey yazmış. “İyi de abi, alternatif olacaksın diye yalan yanlış şeyler
paylaşamana gerek yok.” dedim, sanırım engelledi.
Epilepsinin neden olduğunu
soruyorsunuz genelde. Nedeni belli değil. Birçok şey etkilemiş olabilir. Sonuç
olarak, karşınızdaki insanda epilepsi var ve bu hastalık da kanıksadığınız
şeker hastalığı gibi bir şey. Tabi epilepsi nöbetlerini tetikleyen bazı
durumlar var, bunları da hatırlayın: Başta sinir, stres, üzüntü, aşırı sıcak,
aşırı soğuk, aşırı kafein (çay, kahve, kola), alkol tüketimi, yanıp sönen
ışıklar, uykusuzluk, açlık, kafaya darbe almak, aşırı heyecan gibi durumlar en
çok bilinenler. Bünyeye göre de değişebiliyor bazı etkiler. Mesela greyfurt iyi
gelmiyor, ilaçlarla etkileşime girdiği için. Son yapılan araştırmalara göre,
kırmızı acı biber de nöbetleri arttırıyormuş. İçinde “psödoefedrin” olan
ilaçları kullanmamamız gerekiyor ve bu etken madde özellikle soğuk algınlığı
ilaçları içinde yer alıyor.
Sorduğunuzda “Epilepsi tedavi
edilebilir.” derler. Ancak bu tamamen yüreklere su serpmek için söylenir.
Epilepsi, sinir sisteminde olan bir hastalıktır ve sinir sistemi kendini hiçbir
zaman yenilemediği için de bu hastalığın yüzde yüz geçmesi gibi bir durum söz
konusu değildir. Sadece ilaçlarla nöbetleri kontrol altına alma ve uzun süren
nöbetsizlik durumunda ilaçları bırakma gibi şeyler söz konusu. Ama ilaçları
bıraksa da bir epilepsi hastasının her daim nöbet geçirme riski mevcuttur.
Birçok ilaçta olduğu gibi
epilepsi ilaçlarının da milyonlarca yan etkisi mevcut tabi. Kimisi vücutta
yaralara sebep olur, kimisi hafızayı alır götürür, kimisi dişleri mahveder,
kimi de böbreklerde taşa neden olur vs.
Biz, bir yandan nöbetlerle
uğraşırken diğer yandan yan etkileri azaltmaya çalışırken, bir taraftan da bu
hastalığın ilerlemesini durdurma çabasındayken siz şunu söylersiniz: “Senden
korkuyorum.”
Bütün bunları nasıl mı bu kadar
kesin söylüyorum? İlk epilepsi ilacını dört yaşında içmeye başladım. Ve şu an
yirmi altı yaşındayım. Düşünün ki gezdiğim hastaneler, inanmaya çalıştığım
doktorlar, medet umduğum ilaçlar herhalde buradan Jüpiter’e yol olur.
Ben şimdi hastalığımla dalga
geçecek kadar alıştım bu duruma. Ama her arkadaşım benim gibi değil.
Hastalığını saklayan bir sürü insan var. Hem “darağacı suratlı toplum” yüzünden
hem işsiz hem de arkadaşsız kalmamak için…
Mart ayı, epilepsi için önemli.
26 Mart Günü (Mor Gün) Epilepsi Farkındalık Günü olarak geçiyor. Amaç, o gün
mor giyinip epilepsiye en azından bir gün olsun daha fazla dikkat çekebilmek.
Neden mor tercih edilmiş? Çünkü mor renk “yalnızlığı” temsil ediyor.
Yazı boyunca özellikle “siz-biz”
ayrımına gittim. Çünkü sizin bakış açınız bize karşı bu. Hâlbuki bir hastalık
yüzünden “sizli bizli” olmak yerine insan olmayı tercih edebilirsiniz.
Hadi şimdi Google’dan olsun
epilepsiyi araştırın. Biz “öcü” değiliz, bunu da unutmayın…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)