7.11.2020

Anahtar

 Anahtar kelimeler verilse iyi kötü bir kompozisyon yazabilir bir insan. Bildiğimi zannettiğim hayat ise kompozisyon gibi değilmiş. Zaten öğrendiğim kelimeler de anahtar değil de kilidin kendisiymiş. 

Dogmatik ezgileri ritimle söyleyebilen biri olamadım hiç. Cümlelerin de genelde devrik ve kutsanmış ilişkilere sahip değilim. Yine de bu suçlular dünyasında hiç görmediğim birine bile yardım etme çabasındayım. Ne işe yaradıysa... 

Makyajlar yapmak, topuklularla yürümeye çalışmak, mantık evliliği gerçekleştirmek isterdim. Pek mümkün olmadı. Her seferinde içine düştüğüm gelenekçi duygusallık, beni diğerlerinin önüne bir yem gibi acımasızca attı. “Nasıl olsa susuyor.” diye düşündüler hep. Hiddetlendiğim çok zaman oldu ama ancak kendime. “Ben de buradayım.” demek nafile. Usandım insanların kötülük için fırsat kollamalarından. Derviş de değilim ki sabırla yoğurayım kendimi sil baştan. Üzülen insanlara panzehir bulmaya çalışırken ben şifasız kaldım. Artık lütfen gözümü açtığımda geçmiş olsun hayatım. 

Doymadınız

Hayko Cepkin - Doymadınız 

Kraldan çok kralcılık yapmaya 

Dedikodularla zaman harcamaya 

İnsanların hakkına girip zehir saçmaya 

Sevgisiz bırakmalarınızla övünmeye 

Doymadınız mı? 


Cahil olduğunuzu bilip bunu yüceltmeye 

Sadece para için ilişkiler yürütmeye 

Hanenize yeni kötülükler eklemeye 

Duyarlı gibi görünüp düşeni tekmelemeye 

Doymadınız mı? 


İyi insan görünce kıskançlıktan delirmeye 

Herkesin kendiniz gibi mutsuz olmasını istemeye 

Aldığınız maaşı hak etmemek için çabalamaya 

Sırf egonuz için insanların kuyularını kazmaya 

Doymadınız mı?  




22.10.2020

Neymiş?

 Neymiş? Deliymişim... 


35 yaşındaki insana doğum günü hediyesi olarak oyuncak yollamak delilikse illaki deliyim. Sevdiğini hiç çekinmeden söylemek, söyledikten sonra da yan çizmemek, sevdiği için fedakârlık yapmak, cebindeki son parayı kitaba harcamak, insanlardan çok hayvanlarla konuşmak, gülerken bile için için ağlamak, insanlara güvenmeye çalışmak, günde 250 sayfa kitap okumak, müziksiz yapamamak, kraldan az kralcı olmak, çevresindekileri gülümsetmeye çalışmak, onlar mutluysa mutlu olmak, gençler için huzurevi projesi beklemek, sırf konuşmuş olmak için konuşmamak, renkli giyinmek, birini sevmediğinde seviyormuş gibi yapmamak, ismine inat yaşamak, kalbi beynin önüne koymak, koyu renk ruju kendine yakıştırmak, kimseyle küs olmamaya çalışmak, şehrinin takımlarını desteklemek delilikse evet, deliyim.


“Yazın üç sütun üstüne...” 



Gül Düşlem deliliğe devam ediyor hâlâ. :) 





Ezginin Günlüğü-Gemi

Y/Ç (OK)

Çilekeş - Y.O.K. 



Kimsenin ayıracak zamanı yok. 

Kimsenin gülümseyecek hâli yok. 

Kimsenin harcayacak parası yok. 

Kimsenin kurtaracak sevdiği yok. 

Kimsenin sevgi dolu bakışları yok. 

Kimsenin vefadan anladığı yok. 

Kimsenin empati yaptığı yok. 

Kimsenin saygı duyduğu yok. 

Kimsenin iyilikten anladığı yok. 

Kimsenin kibar davrandığı yok. 

Kimsenin söyleyecek şarkısı yok. 

Kimsenin haykıracak gerçekleri yok. 

Kimsenin uykusunu aldığı yok. 

Kimsenin sevgisini verdiği yok. 

Kimsenin onulur yaraları yok. 

Kimsenin derdinin dermanı yok. 

Kimsenin incitmekten korktuğu yok. 

Kimsenin çalışkanlıktan haberi yok. 



Yok ile çok arasındaki fark sadece bir harf. 

 

Fuzulî’nin dediği gibi: 

Derd çok hem-derd yok düşmen kavî tâli' zebûn.” 




6.10.2020

Yazarım Adını

 Nereden geldiğini ilk başta anlamadığım bir sızı... Bir ağrı... Bir acı... Sanırım hepsinin karışımı... 

Deli gibi oradan oraya koşuyorum. Bir telaş, bir telaş... Ne yapacağımı bilemiyorum. Nefes desen alamıyorum, dikkatimi başka yöne çekemiyorum. “Şuram acıyor.” diyebilsem ona göre bir doktora falan giderim belki. Ne yapacağımı düşünürken çare meğer çok yakınımdaymış. Seninle karşılaştığım zaman gülümsediğinde o acının hafiflemesinden anladım dermanın sende olduğunu. Dert de sendin işte... 

Tanımıyordum aslında seni. Tanımıyor oluşuma rağmen bu hâle gelişimden utandım. Aşktı bu, sonra eğdiğim kafamı yukarı kaldırdım. Hissettiklerimi sana anlattım. Bakışlarının güzelliğini benim gibi görsen beni anlardın. 

Sonuç olarak... Anlamadın. Hem kapıyı tamamen kapatmadın hem de hayatında bana yer açamadın. Aldandım mı? Belki de... Gördüğünde hâlâ eksik etmediğin gülümsemen ve yerli yersiz iltifatların duruyor cebimde. Onları da ileride “Ne salakmışım!” deyip gülmek için saklarım. Ama şimdi diyebiliyorum işte, “Şuram acıyor.” diye... 




 Unutabilmek gerek bazen ağlamadan

Ne yeni bir aşk avutur bizi
Ne de geçmişin izi
Kabullenmek gerek bazen yenilgiyi ” 

3.10.2020

Apartman Serisi


 Ekinci Apartmanı’nın hemen bitişiğindeki de “Gül” Apartmanı’ymış meğer. Zaten “Gül”ler hep böyle olmadık yerde biterler. Birilerinin sırtını dayadığı ama kendi sırtını ayazlara kaptıran kişilerdir Güller. Para lazımsa Gül bulur, düzeltilecek metin mi var Gül hâlleder, yalnız kalınmak istenilmiyorsa Gül herkesin yanında olur. Ama Gül’ün parasının olup olmadığını kimse sormaz. Üniversitedeyken bile en yakınlarından dahi para isteyememiştir Gül. Başkalarının kelime başına para koparacağı redaksiyon işlerini yapmıştır da kitap basılınca görmüştür adının hiç önemsenmediğini. Gül bazen kendini kör kuyularda hisseder de kimse bir “Nasılsın?” demez ona. Üstelik bütün bu salaklıklar silsilesi içinde bir de Gül’ü karamsarlıkla suçlayıp ona neşeli olmasını öğütlerler. Hâlbuki Gül, birini sevse bile sevdiğine bin pişman edilmiştir de artık kimselere bir şey anlatamaz. İşte tam da o apartman gibi dikildiği günden beri depremlere karşı dimdik duruşu, dünyanın sonuna güvendiğindendir. Kendi de bir gün yıkılacaktır elbet ama düşen ilk taş kendinden değil, onun destekleyip de Hint kumaşı hâline getirdiklerindendir. 

21.09.2020

Bir Porsiyon

 Her şeyi yemiyorsun. Sana sormuyorlar ama ne yemediğini. Çin lokantasında gibisin, gözünün önüne getirebilirsin oradaki değişik “lezzetleri!” Çok açsın, yemek zorundasın. Yemek seçme lüksün yok. Sana ne verirlerse onunla karnını doyuracaksın. 

Önüne bir tabak yemek geliyor. Korkunç bir görüntü. “Bunu yiyemem!” diye bağırıyorsun, kimse seni duymuyor yahut umursamıyor. Yemek zorundasın, başka çaren yok. Bu, “zorunlu seçmeli ders” gibi aynı. Çatalı alıyorsun eline. Sonra onu bırakıp kaşığa geçiyorsun. Kibarlık sökmez böyle anlarda. Ne kadar çabuk bitirirsen o kadar iyi. Etrafına bakıyorsun, herkesin önünde en az seninki kadar değişik bir yemek var. Mutlu görünüyorlar yine de ya da öyle olmak zorundalar. Sen öyle yapamıyorsun, gözünden yaşlar süzülüyor. Neyse ki suyu sınırsız içebilme hakkın var. Garsonlar sadece su istediğinde duyuyor seni. Başlıyorsun yemeğe kaşık sallamaya. “Bu son olsun, bu son...” şarkısını mırıldanıyorsun bir yandan. Miden bulanıyor. Gözlerini kapatarak yemeye çalışıyorsun. Su, daha fazla su, daha fazla su... Tam bitirdim derken ortalığa kusuveriyorsun. Kustuğun yer, ilginç bir şekilde alev almaya başlıyor. Söndürmeye çalışıyorsun, “Artık çok geç, sönmez.” diyorlar. Ağzında kekremsi tat, kasaya gidiyorsun: “Bari hesabı ödeyeyim.” diyorsun ve adisyona bakıyorsun: 

Masa 5 - Gül Düşlem 

21. yüzyıl soslu 1 porsiyon hayat 

Bolca su 

Geri kalanı ateş 



“Umarım temassız geçiş vardır...” 

17.09.2020

Farklı Dünyaların İnsanı

Yine uykuma kastettiğim, sıcak bir pazar günüydü. Dokunsalar bayıltabilirdim ama gündüz uyumayı sevmediğimden kendimi dışarı attım. Nereye gideceğimi hiç düşünmesem de ayaklarım, sanki randevuya geç kalmak istemezcesine hızlı hareket ediyordu. 
Uzun zamandır şehrin o “eski” mahallesine gitmemiştim. Mahalle gibi ben de artık eskidiğimden belki oraya koşuyordum. Belki de herkes kendini bir yerlere ait hissediyordur. Şehrin merkezinde diye bilinen cami, o mahalleyi, yani eskiyle yeniyi birbirinden resmen ayırıyordu. İki farklı dünya... Yenisi “Jumanji...” Eski mahalleye geçince orada çok güzel anılarım olduğunu yine fark ettim. En son annemle gittiğimizde Lütfiye Teyze vardı, artık yok. Çalsam çocukluk arkadaşım çıkacak gibi tahta kapının ardından, yok. Pencereler, duvarlar tanık etmişler başka milletlere, dinlere, kültürlere ama hepsi “Zehra’yı” tanıdıkları için gülümsüyorlar, Zehra yok. Halil yok, Nimet Hala yok, Habibe Hala yok, Âdem Enişte yok, Nebahat Nine yok... Bunları düşünürken artık yeşile boyanmış, biraz da elden geçirilmiş, tek katlı bir evin önünde duruyorum. Oksijenin ciğerlerime ilk çarptığı ev burası. Benim için yeryüzünün merhaba ayağı. Sokak girişine spreyle yazmışlar: “Mahallemiz kılimalıdır.” Öyle ya, hâlâ insanların birbirlerine koştuğu yerler buraları. 
Şehrin yerlileri otururmuş bu mahallede önceden. Orada doğup da kimsenin gönlünde yerli olamayıp kalmışız hep göçmen... 

29.08.2020

Benzersiz

 Bu dünya sınavmış... Neden mutluluktan muaf olacağımı en baştan söylemediler o zaman? Dünyadan ziyade bir lağım kuyusu gibi olan bu yeryüzü cehenneminde, nefsini körelten mutlu olurmuş. Körelttim, körelttim de karşıma hep nefsi için yaşayanlar çıktı hem de benden çok daha mutlu şekilde. “Acaba onlar mı doğru yapıyorlar?” diye düşünüyorum. 

Kadavradan pek de farkı olmayan bedenimi büyük şehirlerden kaçırıp taşralara sürükledim. Hissettiğim tek şey mide gurultusuydu. “Açım ulan! Mutluluğa açım yahu!” dedikçe sadece hakarete varan tavırlar serildi önüme. 

Keşke bilmem kaç bin yıl önce yaşayan bir mağara insanı olsaydım da “benzersiz” deselerdi şimdi bana, dandik tarih kitaplarının birinde... 

24.08.2020

Döngü

 1. Gün : “Ekstra güçlü” olarak güne başladı. 

2. Gün: Çok sevebileceği biriyle tanıştı. 

3. Gün: Çok sevebileceği birine açılıp açılmama kararsızlığını yaşadı. 

4. Gün: Çok sevebileceği birine açıldı, açıldığına pişman oldu. 

5. Gün: “Dünyada tek o mu var?” cümlesiyle kendini avuttu. 

6. Gün: Dünyadaki çoğu kişinin çok sevebileceği insan gibi kendinden uzak duracağını düşündü. 

7. Gün: “Ekstra güçlü” olarak günü bitirdi. 



Hâlbuki sadece “insan”dı... 

22.08.2020

Aynı

 Aynı yataktayız ama farklı rüyalardayız. Yine de sıcaklığın huzur veriyor. 

Aynı evdeyiz ama farklı odalardayız. Akşam birlikte film izleme ihtimalimiz hâlâ var. 

Aynı apartmandayız ama karşılıklı dairelerdeyiz. Kül isteme bahanesiyle çalınacak bir kapımsın. 

Aynı mahalledeyiz ama yan yana apartmanlardayız. Sabahları işe giderken karşılaşırız. 

Aynı şehirdeyiz ama farklı semtlerdeyiz. Belediye otobüsünü karıştırırsam yolum oraya düşebilir. 

Aynı coğrafî bölgedeyiz ama farklı şehirlerdeyiz. Yine de hemşehri sayılır, bilmem ne seyahat ile kavuşabiliriz. 

Aynı ülkedeyiz ama aramızda binlerce kilometre var. Biraz fedakârlıkla bu işi çözebiliriz. 

Aynı gezegendeyiz ama farklı ülkelerdeyiz. Eh, sınırları çizenler de insanlardı zaten; bir uçak bileti sanki kaç para? Hem aynı gökyüzünün altındayız. 

Aynı galaksideyiz ama farklı gezegenlerdeyiz. Oksijen birbirimiziz. 

Aynı evrende ama farklı galaksilerdeyiz. Umudumuz var her şeye rağmen... 


Ya aynı yataktayken aramıza koskoca bir evren girseydi? 

8.07.2020

BÇYH

Konuşuyorum, olmuyor; konuşmuyorum, olmuyor. 
Seviyorum, olmuyor; sevmiyorum, olmuyor. 
Ben bu çağda yaşama hastalığına yakalandım. Sonuçta kimse isteyerek hasta olmuyor. Bugüne dek hep beni “en çok” düşünenlerden orijinal terk etmeler aldım. Öyle çok sıktı ki bu çağın eli, kalbimi... Şimdilerde o el görünmese bile kalbim bir gül tomurcuğu gibi damarlarından yoksun ve kurumuş hâlde. 
Herkes gider tabii, sonsuz ilişkilere inansam Nietzsche’yi sevmezdim. Sadece gidişin de bir adabı olmalı. Ben güzel temennilerle uzaklaşırken o, beni çok seven kişinin “Ok, bye!” demesi de yine ucuz yırttığımın bir göstergesi de olsa beni üzüyor. Dediğim gibi, bu çağda yaşama hastalığına yakalandım. İlacım, ağrı kesici muadili olan gülümsemeler. Tedavi yok. Kronik bir hastalık. Bu çağda yaşamama hakkımdan ise kimsenin haberi yok. 

26.06.2020

Başlıklık Değeri Yok

Ben aradığımda müsait olmayan, sonrasında da müsaitliği hiç bana denk gelmeyen arkadaşlar... 
Hayatıma girmek ve hayatımdan çıkmak istediğinde beni hiç düşünmeyen arkadaşlar... 
Yaptığım işe göre arayıp sormaya başlayan arkadaşlar... 
Hatasını bağırarak ya da hakaret ederek bastırmaya çalışan arkadaşlar... 
Herkesi kendi gibi zannettiği için beni kötü zanneden arkadaşlar... 
Hâl hatır sormayan arkadaşlar... 
“Evliliğe karşı mısın, 30’a gelmişsin.” diyen arkadaşlar... 
İnternette gırgır amaçlı yapılan bir paylaşımda bile karamsarlık tanesi arayıp beni bununla yargılamaya kalkan arkadaşlar... 
Söz verip, başka bir arkadaşın doğum gününü kutlayalım deyip doğum günü kutlamasını başkalarıyla yapıp beni davet bile etmeyen arkadaşlar... 



Hiç arkadaşım olmasaydı keşke. 



Lindemann / That’s My Heart eşliğinde okuyunuz. 

7.06.2020

Uyarı

İnsanları yazdıkları yüzünden etiketlemeyi artık bırakın. Yazdığı güzel, çirkin, olumlu, olumsuz gelebilir. Zaten insan, diğerlerine anlatamadığı şeyleri yazar. Yazdıkları yüzünden birine “karamsar” etiketi vurmak cahilliğin en dip boyutudur. Çünkü o insan, mücadeleyi bırakmış olsa yazmaz bile. Sadece rahatlayıp, kafaya takmadan devam etmek istiyordur hayat mücadelesine. Ama yazılanları okuyup “Sen de çok karamsarsın.” dediğiniz an, o insana sadece vakit kaybettirmiş oluyorsunuz.


Şimdi, buraya yazılanları okumadan bunu düşünün ve sonra okuyun.


Kimsenin savaşına, ayakta kalma çabasına haksızlık etmeyin. Karamsarlık da öyle bir şey değil ayrıca ama her neyse.


Sözüm tabii ki herkese değil. Ama biliyorum ki o karamsarlık seviciler bunu okuyup yine düşman kesilecekler.


Yormayın.

26.05.2020

Ekinci Apartmanı


Beş-on yaş arası travmatik dönemler… Bir gece yine ateşim yükselmiş. Normalde belki bir anne baba hemen doktora götürmeyebilir. Ancak söz konusu benim annem ve babam ise buna mecburlar. Çünkü birkaç sene önce onlara epilepsi olduğum söylenmiş. O zamanlar şehrin bilinen bir çocuk doktoruna götürüyorlar beni kucaklarında. Hatırlıyorum. Dedim ya, travmatik dönemler; acısı hafiflese de insan unutamaz bu zamanlarda yaşadıklarını. “Ekinci Apartmanı” nın zemin katının ziline basıyorlar hızlı hızlı. Doktor kapıyı açıyor hemen. Yükselen ateşten ziyade o telaş beni yoruyor. Belki şimdiki aklım olsa “Bırakın, öleyim ama beni oradan oraya sürüklemeyin ne olur, huzurla öleyim.” derim. Sonrası standart doktor muayenesi falan…
                Büyüyorum… Bir arkadaşım oluyor okulda. Kafamız pek uyuşuyor. Yediğimiz içtiğimiz bir resmen. Dostluk üstüne yazılıyor şiirler. O zamanlar cep telefonu falan yok. Bir gün evine çağırıyor beni, doğum günü için. Heyecanla geleceğimi söylüyorum. Bulabilmem için evini tarif ediyor, hatta krokisini çiziyor: “Anayolun alt sokağı, çevresinde de hep apartmanlar var ama bizimki köşede zaten. Sensiz olmaz.” diyor ve ekliyor: “Ekinci Apartmanı…” Krokiyi eve giderken çöpe atıyorum. Evi zaten adım gibi biliyorum. Doğum günü çok güzel geçiyor. Ertesi gün bir başkasıyla konuşurken duyuyorum onu: “Hiç sevmiyorum ki ben de onu, doğum günüme bile zorla geldi, aslında ben davet etmedim.” Cümlelerinin beni kastettiğini anlayınca koşarak uzaklaşıyorum…
                Ergenlik dönemlerinden sıyrılma zamanları… Bir arkadaşım, başka bir arkadaşından bahsediyor bana. Düşüncelerimizin aynı olduğunu, dış görünüş olarak yakışacağımızı, o arkadaşına da benden bahsettiğini ve o arkadaşının benimle tanışmak istediğini söylüyor. “Eh…” diyorum. Tanışınca gerçekten de iyi biri olduğunu anlıyor ve mutlu oluyorum. Birbirimizi daha iyi tanımaya çalışıyoruz. Böyle küçük şehirlerde şehrin yerlisi olup olmadığın ve hangi mahallede oturduğun önemlidir. İllaki muhabbet arasında geçiyor: “Ekinci Apartmanı…” diyor, “Miras kaldı dedemden, oraya geçtik biz de…” Gülümsüyorum, bozuntuya vermiyorum. Bütün kötücül düşüncelerden sıyrılıyorum. Ta ki o “iyi” insanın aslında bir sevgilisi olduğunu öğrenene kadar…
                İşe başlıyorum. Çok iyi bir ortam ve iş arkadaşlarım var. Onlardan biri, bir gün hepimizi yemeğe davet ediyor ve kahve molalarında yanıma gelip “Bu iş yerinde senden iyisini görmedim. Hep birlik olalım.” gibi cümleler kuruyor. Yemeğe gidiyoruz, apartmanın adını söylememe sanırım gerek yok. Sonrasında o arkadaşın bana yanlış bilgiler vererek işimde yanlış yapmama neden olmaya çalıştığını anlıyorum…
                Bir gün dolaşmaya çıkıyorum. Kulaklık her zamanki gibi kulağımda. Yürüyorum uzun yollar boyunca. Hem de gereksiz ne varsa hepsini düşünüyorum. Bazen de çalan şarkıya eşlik ediyorum usulca. Bir bakıyorum ki önümde dikiliyor: “Ekinci Apartmanı.” Belki 25 yıldır dışı beton renginde, betona rastgele şekiller vermişler. Artık plastik doğrama olan camların hepsi ahşap görünümünde, hâlâ aynı siyah demirler duruyor camlarda. Bütün soğukluğuyla işte o apartman karşımda… Onunla konuşuyorum müziği durdurup. Başımdan defolmasını istiyorum hem bir yandan da gülüyorum, sinirlerim bozuk. Sokak kapısı da apartmanın adının yazısı da hiç değişmemiş. Anlaşılan çocuklar bile topları bu camlara denk gelsin istememiş. Çevresindeki bütün apartmanlar değişmiş, kimi yıkılıp yenilenmiş. “Ekinci Apartmanı” ise hâlâ bir felaket tellalı gibi dimdik ayakta… Anayolun hemen alt sokağında…

10.05.2020

Dün Geliyor


Dışarıda öten kuşun aklından neler geçtiğini bilmiyor olmak bana inanılmaz mutluluk veriyor. İnsanların aklından neler geçtiğini az çok tahmin edebiliyorum çünkü. 89 yaşıma girerken artık bir teraziye gerek kalmadan onların kaç paralık olduklarını kestirebiliyorum.
                Duygusal biri olmayı yaklaşık elli yıl önce bıraktım. Elli yıl şimdi çok uzak. O zaman, 39 yaşıma dek her şeye ağlayan ve bundan ötürü sıkıntı yaşayan, sadece duygularıyla hareket eden biriydim. İşte o 39 yıl, sonraki yıllardaki benin nedenidir. 39 yaşımda ne mi oldu? Anlatayım…
                O zamanlar aslında işi gücü yerinde, kendi ayakları üstünde durabilen, gezen, tozan biriydim. İnsanları mutlu etmeye çalışırdım ama yaşadıklarım yüzünden kırık bir kalp taşırdım. 38 yaşımın sonlarına doğru, bir beyefendiyle tanıştım. Ona böyle sesleniyorsam kendime olan saygımdandır sadece. Neyse, bu beyefendi benim hayatıma jet hızıyla girmişti nasıl olduysa. İlk gördüğüm andan beri o kırık kalbim sanki tamir olmaya başlamış, kalbimin sızısı azalmış, yeniden vücuduma neşe pompalar olmuştu. Normalde birini çok sevsem de duygusallığım yüzünden söylemez, platonik takılırdım. Nereden estiyse bu beyefendiye açılma gereğinde bulundum. Dedim ki: “Ah, o gözler beni benden aldı; o gülüş canıma can kattı; ellerimiz birleşse fena mı?” gibisinden Yeşilçam esintili ve şu an sadece komik gelen cümleleri ben ona sıraladım. O da kendini ağırdan satıyor tabii artık ama bir taraftan da terslemiyor beni. Uzun süre hasbihal ettik, tanımaya çalıştık birbirimizi. Bu süre içinde o, benden daha istekli davrandı. Mutlaka izdivacımızın olması gerektiğini, bensiz yapamayacağını, kalbimin çok güzel olduğunu… Her neyse, beni benden çok seviyordu sanki görseniz. Ona açılan ben değildim de o bana koşarak gelmiş gibiydi. Ben de hiç bozmadım. Zaten 38 yaşımdayım. Her ne kadar takmasam da toplumun baskısından yılmışım. Bütün hazırlıklar yapıldı, her şey tamamlandı. Heyecanlı ve o zaman için güzel bir süreçti. Nikâh günü gelip çattığında bu beyefendi gelip “Ben evliyim. Aslında boşanacağız bu zamana dek diye bekledim, zaten ayrı yaşıyoruz ama mahkeme sonuçlanmadı, nikâh kıyılamaz şu an.” dedi. O anki hayal kırıklığımı ve rezilliğimi hissedebiliyor musunuz?
                İşte o günden sonra duygusallığın canı cehenneme deyip kalbimi rafa kaldırdım. Bu tarzdaki “beyefendilerle” uğraşmaktansa toplumun saçma bakış açılarıyla savaşırım dedim. Zaten çevremde evli olan kimse mutlu değildi. Sadece toplum olarak her konuda olduğu  gibi bu konuda da “mış gibi” yapıyorlardı. Kalbim yamalıydı, gözlerim yaşlıydı. Zamanla yama yerine oturdu, gözyaşlarım kurudu. Erkeklerle olan sohbetim iyi sohbetten öteye geçmedi, buna izin vermedim. Sadece erkeklerle ilgili olarak değil, genel olarak bir boş vermişlik türküsü tutturdum. Kimseyi arayıp sormadım, günümü gün ettim. Bugün yanımda olanı yarın nerede diye aramadım. Önceden su gibi kalıbın şeklini alırdım, o saatten sonra buz oldum, katılaştım. Erimeden 89 yaşıma ulaştım. Sadece bana baksın diye çocuk yapma fikrine zaten hiç sıcak bakmamıştım. Fiziksel olarak çocuğum olmadı ama elimden geldiğince yardım ettiğim canlılarla huzurlandım.
                Şimdi, hayatım boyunca bana hiç ihanet etmeyen, beni bırakmayan, her zaman yanımda olan, kovsam da gitmeyen biriyle 89. yaşımı kutluyorum. Başkaları ona “epilepsi” diyorlar, ben ise “sonsuzluk.” Beni dönüm noktasına ulaştıran “beyefendi” de yan odada yatıyor, Alzheimer olmuş. Ona bazen kendinden bahsediyorum da kendi kendine okkalı küfürler savuruyor. İnsan, kendi kendinin en büyük küfrüymüş meğer; bu yüzden sadece gülümseyelim yeter…

16.01.2020

Bahçe

     Bir bahçeye adım atıyorsun. Bahçeler hep yeşilmiş gibi anlatılmış sana. Toprak, kansere yakalanmış bir “ak”ciğer renginde. Şaşırıyorsun. Adımların daha temkinli. Başka insanlara rastlıyorsun. İşte, orada biri! Gülümsüyor sana, eli yüzü düzgün gibi, iyi midir acaba? Yaklaşıyorsun, ona ulaşmana bir adım kala “Puf!” Pembe toz bulutu kalkıyor ve o iyiliğine ihtimal verdiğin insanın şeytanı bile kıskandıran yüzü görünüyor. Uyanıyorsun. Kime yaklaşmak istesen türlü ağrılar çekiyorsun. Bazen de belki değişir düşüncesiyle kendini ateş havuzuna atıveriyorsun. Küller yapışıyor genzine. 
     Daha çok yürüyorsun. Yalnız yürümeye çalışmak zaman zaman sancılı ancak hiç kimsenin de göründüğü gibi olmadığını biliyorsun. Şüphe, içinde: Hayatının özetini belleğinin süzgecinden geçirirken “Acaba ben de o kötüler gibi mi görünüyorum?” diye soruyorsun. En azından kimseyi dikenlerinle mahvetmediğini düşünüp avunuyorsun. Bütün acıların hesabının dirhem dirhem sorulacağı günü bekliyorsun. Gökteki mucizelere inanıp göğsünü ferahlatırken de bahçede oturup hayallerinin batımını izliyorsun.