Beş-on yaş arası travmatik
dönemler… Bir gece yine ateşim yükselmiş. Normalde belki bir anne baba hemen
doktora götürmeyebilir. Ancak söz konusu benim annem ve babam ise buna
mecburlar. Çünkü birkaç sene önce onlara epilepsi olduğum söylenmiş. O zamanlar
şehrin bilinen bir çocuk doktoruna götürüyorlar beni kucaklarında. Hatırlıyorum.
Dedim ya, travmatik dönemler; acısı hafiflese de insan unutamaz bu zamanlarda
yaşadıklarını. “Ekinci Apartmanı” nın zemin katının ziline basıyorlar hızlı
hızlı. Doktor kapıyı açıyor hemen. Yükselen ateşten ziyade o telaş beni
yoruyor. Belki şimdiki aklım olsa “Bırakın, öleyim ama beni oradan oraya
sürüklemeyin ne olur, huzurla öleyim.” derim. Sonrası standart doktor muayenesi
falan…
Büyüyorum…
Bir arkadaşım oluyor okulda. Kafamız pek uyuşuyor. Yediğimiz içtiğimiz bir
resmen. Dostluk üstüne yazılıyor şiirler. O zamanlar cep telefonu falan yok. Bir
gün evine çağırıyor beni, doğum günü için. Heyecanla geleceğimi söylüyorum. Bulabilmem
için evini tarif ediyor, hatta krokisini çiziyor: “Anayolun alt sokağı,
çevresinde de hep apartmanlar var ama bizimki köşede zaten. Sensiz olmaz.” diyor
ve ekliyor: “Ekinci Apartmanı…” Krokiyi eve giderken çöpe atıyorum. Evi zaten
adım gibi biliyorum. Doğum günü çok güzel geçiyor. Ertesi gün bir başkasıyla
konuşurken duyuyorum onu: “Hiç sevmiyorum ki ben de onu, doğum günüme bile
zorla geldi, aslında ben davet etmedim.” Cümlelerinin beni kastettiğini
anlayınca koşarak uzaklaşıyorum…
Ergenlik
dönemlerinden sıyrılma zamanları… Bir arkadaşım, başka bir arkadaşından
bahsediyor bana. Düşüncelerimizin aynı olduğunu, dış görünüş olarak
yakışacağımızı, o arkadaşına da benden bahsettiğini ve o arkadaşının benimle
tanışmak istediğini söylüyor. “Eh…” diyorum. Tanışınca gerçekten de iyi biri
olduğunu anlıyor ve mutlu oluyorum. Birbirimizi daha iyi tanımaya çalışıyoruz. Böyle
küçük şehirlerde şehrin yerlisi olup olmadığın ve hangi mahallede oturduğun
önemlidir. İllaki muhabbet arasında geçiyor: “Ekinci Apartmanı…” diyor, “Miras
kaldı dedemden, oraya geçtik biz de…” Gülümsüyorum, bozuntuya vermiyorum. Bütün
kötücül düşüncelerden sıyrılıyorum. Ta ki o “iyi” insanın aslında bir sevgilisi
olduğunu öğrenene kadar…
İşe başlıyorum.
Çok iyi bir ortam ve iş arkadaşlarım var. Onlardan biri, bir gün hepimizi
yemeğe davet ediyor ve kahve molalarında yanıma gelip “Bu iş yerinde senden
iyisini görmedim. Hep birlik olalım.” gibi cümleler kuruyor. Yemeğe gidiyoruz,
apartmanın adını söylememe sanırım gerek yok. Sonrasında o arkadaşın bana
yanlış bilgiler vererek işimde yanlış yapmama neden olmaya çalıştığını
anlıyorum…
Bir gün
dolaşmaya çıkıyorum. Kulaklık her zamanki gibi kulağımda. Yürüyorum uzun yollar
boyunca. Hem de gereksiz ne varsa hepsini düşünüyorum. Bazen de çalan şarkıya
eşlik ediyorum usulca. Bir bakıyorum ki önümde dikiliyor: “Ekinci Apartmanı.” Belki
25 yıldır dışı beton renginde, betona rastgele şekiller vermişler. Artık plastik
doğrama olan camların hepsi ahşap görünümünde, hâlâ aynı siyah demirler duruyor
camlarda. Bütün soğukluğuyla işte o apartman karşımda… Onunla konuşuyorum
müziği durdurup. Başımdan defolmasını istiyorum hem bir yandan da gülüyorum,
sinirlerim bozuk. Sokak kapısı da apartmanın adının yazısı da hiç değişmemiş. Anlaşılan
çocuklar bile topları bu camlara denk gelsin istememiş. Çevresindeki bütün
apartmanlar değişmiş, kimi yıkılıp yenilenmiş. “Ekinci Apartmanı” ise hâlâ bir
felaket tellalı gibi dimdik ayakta… Anayolun hemen alt sokağında…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder