2.12.2021

Platanus


 Gençliğinden  bu yana hızlıca büyümüş. Sağlam bir gövdeye sahip ve doğuşta yaralı bir fıtratı var. Dalları uzanmış çevresine, uzunca. Gölgesinde doğaya saygılı nesiller biriktirmeye çalışıyor. Bir yandan da insan eline benzeyen yapraklarının her biri muzip çocuklar gibi hareketli, göğe dokunmak için yarışıyor. Kış gelince eskiyen yapraklar gidiyor. Bahara daha sağlam tomurcuklarla ulaşıyor. Ömrü uzun, iyi bakıldığında binlerce yıl yaşayabiliyor. Yaşlandığında içi çürüse de dışından bunu belli etmeden varlığını devam ettiriyor. Tozdan, topraktan etkilenmeden geçen görkemli bir hayat duruşu... 

Bütün bu özellikleriyle benim babam, sadece 60 yıl dayanabildi bu dünyanın kirliliğine. İnsanlar onu bile erkenden yordular. Belki de içi çürümüştü de biz göremedik, bilmiyorum. Toprağın üstünde duramadı daha fazla, gitti. Ama çok uzağa değil, bu kez de toprağın altına. Yani yine koparmadı köklerini tamamen. Ben ise o gittiğinden beri yazın sıcaklığını, kışın soğukluğunu direkt yaşıyorum. Gölge edenim yok, dallarına salıncaklar kurup güvenle mutlu olabileceğim bir ağaç yok. 

O yaşarken ona testereyle yaklaşanların da gözleri yaşlı şimdilerde. Muhtemelen boşu boşuna testere aldıklarına üzülüyorlardır. 

Benim babam tam 365 gün bilmem kaç saattir toprağın altından destek oluyor diğer ağaçlara. Bana “Ne kadar güçlüsün, nasıl sabırlısın!” diyenlere de diyorum ki: “Ben babama çekmişim, çınar olmak var damarlarımda!” 



Baba, yeni tomurcukların hani? 







28.11.2021

Hava Yastığı

 Ozan ile ben mahalledeki İtimat Fırını’nın önünde kardan adam yapmaya bayılırdık. Kar topu o zamanlar hiç kimseye “kötü” gelmiyordu. Benim kırmızı berem, Ozan’ın ise kahverengi beresi vardı. Mahallenin en güzel ve en büyük kardan adamını yapana dek içeri girmezdik. İçeri girer girmez de sobanın başına geçer, hem ısınır hem masal kitapları okurduk. Okurken de masala göre hayaller kurardık. Dolunaya merdivenle tırmandığımızı düşünerek bir çocukluk geçirdik. Birbirimizden hiç kopmadık. Ben öyle olsun istedim daha çok. Ozan, sevgilisinden ayrılsa gelip dizime yatıp ağlardı ama ertesi gün “Nasılsın?” mesajıma görüldü atardı. Ailesiyle tartışsa araya ben girerdim de barışılırdı. Şu an yöneticisi olduğu firma için iş görüşmesini ben ayarladım ve onu iyi bir yönetici olacağına ikna ettim ama o, işe girdikten sonra dönüp bir teşekkür bile etmedi. 

Dün onunla buluştuğumuzda benim kıyafetim kırmızıydı, onunki kahverengi. Ona dolunayı gösterdim ve dedim ki: “Kendine yeni bir hava yastığı bulmalısın. Bir kaza olmadıkça hava yastığının varlığı dahi unutulur. Hâlbuki hava yastığı önemlidir, yaralanmalardan bile korur.” Sonra koşarak uzaklaştım ve mis gibi bir uyku çektim. Bembeyaz bir sabaha uyandım. Yağan kar, beynimdeki her şeyi bile örtmüştü. Eski mahalleye gittim, baktım ki “İtimat” Fırını’nın yerine “yabancı” isimle bir “oyun” salonu açmışlar. Esnafın biri “Cama kar topu atmayın.” yazmış. Çocuklar kar yağıyor diye evlere saklanmış. 

“Bazı şeylerin değişmesini dırduramıyorız.” diye düşündüm, “İnsan, hava yastığı olmalıymış ama sadece kendi kendine. Yoksa yaralanmalar varabiliyor ölümlere.” 

Ellerimi ceplerime sokup yürüdüm. 

15.11.2021

365

 Elimde şiir defterin var. El yazını görünce gülümsüyorum. Şiirleri tekrar, defalarca okuyorum. Hâlbuki sana sormak isterim bu şiirlerin hikâyelerini. Zannediyordum ki hiç gitmezsin. 

Ben her gün ayakkabılarını sokak kapısının önünde görecekmişim hissiyle merdivenleri çıkıyorum. Sanırım bütün hayatım boyunca da yokluğuna tutunacağım. Giderken yine bana bir dal bırakmış oluyorsun. Normalde bırakıp gideni unutmak ister insan. Ama giden, babası olunca ve kendi isteğiyle gitmemişse geriye sadece unutmama çabası kalıyor. Gidişin 365 güne yaklaşıyor. Ben 365 kere seni aradım, 365 kere yokluğunla karşılaştım. Sana anlatmak istediğim konuların ipini salıyorum. Senin o “dönülmeyen” yerlerde olduğunu kafam almıyor. Eh, sözelciyim diyedir belki. Sen bana kimin beni gerçekten sevdiğini/sevmediğini gösteriyorsun. Bunun için gitmen şart değildi yine de. Evet, eminim beni düşünüyorsun ama keşke o diğerleri değil de sen olsan yanımda. 

Okul hayatımda 1 Aralık’ın kışın başlangıcı sayıldığına çok rastladım da hiçbir zaman 1 Aralık’ta gideceğini ve ömrümde gerçekten kış olacağını düşünmemiştim.  Bunun tam karşılığı sözlükte “üşümek” diye geçiyor. Kutuplarda gibiyim baba. Güneş, doğmaya üşeniyor buralarda. Ama sen, umarım gittiğin yerlere götürmüşsündür baharı. Yakışır benim canım babama da ancak nisan rüzgârları... 



26.09.2021

Sunak Kafe •••

 Sunak Kafe’nin açılışını hatırlarım. O zamanlar evim tam kafenin karşısındaydı. Balkona oturup hazırlıkları izlerdim. Her ayrıntının çok ince düşünüldüğüne şahit oldum. Bu yüzden kafe açıldıktan sonra da balkon sefalarından çok kafede vakit geçirmeyi tercih ettim. Renkler, masa ve sandalye tercihleri, menünün zarafetine kadar her şeyiyle Sunak Kafe’nin harika bir aurası var. Dünyanın kötülüğünden sıyrılmak için harika bir yer. Hatta sonraları taşınmış olsam bile her fırsatta Sunak Kafe’ye giderim. Can’ı da oraya götüren benim. Benim adım Esra bu arada. 

Can’ı uzun yıllardır tanıyorum. Bir taraftan da tanımıyorum. Can, harika donanıma sahip biri. Onunla konuştuğumda bir sürü şey öğrenmeyi seviyorum. Ama sanırım o, beni pek sevmiyor. Yoksa yıllardır süren bu arkadaşlığımız sırasında görüşmeyi hep ben teklif etmezdim. Her zaman ona karşı anlayışlı olmaya çalıştım çünkü onun ne düşündüğünü kestirebilmek benim için hep çok zordu. Buna rağmen onu istemeden kırdığım, üzdüğüm zamanlar oldu. Böyle zamanların birinde Can’ı Sunak Kafe’ye getirdim. Görüşmeye zorla ikna etmiştim onu, bütün kozlarımı kullanmalıydım. Başarılı da oldum. Sunak Kafe’nin büyüsüne kapılmıştı. Farkında olmadan benimle sohbete başladı. Belki de farkındaydı. O günden sonra benden çok gider oldu oraya. Ben de sırf o rahatsız olmasın diye daha az gider oldum. Sanki benden bunu istemiş gibi... Hayatımda hep beklentilerim yüzünden üzülmeme rağmen bir gün Can’la telefonda konuşurken ondan fedakârlık beklediğimi söyledim. Anında pişman oldum ama o çoktan bana bağırmaya başlamıştı. Telefonu kapattığımda dünyanın en mutsuz insanıydım. Biraz akışına bırakmak gerektiğini düşündüm. Bir gün Sunak Kafe’ye gidip orada kedileri severken arkamdan bir sesin: “Lila bu aralar kilo aldı.” demesiyle irkildim. İşte, Can yanıbaşımdaydı ve uzun süre sonra aynı masaya oturmuştuk. Sunak Kafe açıldığı günden beri orada çalışan Emin Abi, bana “Alttan alma.” der gibi bir bakış attı. Kimin umurunda? Şu üç günlük dünyada hoş sohbet edebileceğim kaç kişi kalmıştı ki yanımda? 

17.09.2021

Sunak Kafe ••

 Sunak Kafe’nin en kıdemli müşterisi muhtemelen benim. Adım Can. Yıllardır buraya gelirim, aynı masaya ve aynı yöne bakan sandalyeye otururum. Çünkü o açıdan gökyüzünü daha iyi görüyorum. Gökyüzünü görmesem yaşadığımı pek hissedemiyorum. Özgürlüğün tanımı, bence gökyüzüyle alakalı. 

Bu kafeyi ilk başta iddiasız olduğu için seçmiştim. Belki benim kafeye dönüşmüş hâlimdi. Sürekli siyah giyen benim için bu kafe içinde herhangi bir dekor gibi durmak keyif verici. İnsanlar beni fark etmesinler istiyorum. Çünkü artık ilgi delisi oldum. Evet, kendimi de hep severim. Her ne kadar yalnız kovboy imajı çizsem de bunu narsisizme kaçan benlik sevgime borçluyum. Bu nedenle kimseyi sevme ihtiyacı duymam. Sınırlarım net, duvarlarım yüksektir. Zaman zaman bundan sıkılırım da yine de karizmayı çizdirmemek için didinirim. Mesela beni yıllardır seven Esra... Tanıştığımız günden beri beni benden çok sevdiğine eminim. Esra zaten çok iyi biri. Bu yüzden üzülüyor hep. Ama benim gibi birine değer vermesi de olacak iş mi? Geçenlerde aradı, tam Sunak Kafe’de oturmuşum, kahvemi içiyorum... Neymiş, fedakârlık yapmam gerekiyormuş. Fedakârlık anlayışlarımızın farklı olduğunu ona anlatamıyorum uzun zamandır. İnsan, kendini anlatamayınca ve ısrar karşısında kırıcı olabiliyor. Onu kırdım. Ama eminim ki o, bunları uzun uzun düşünecek ve biz yine güzelliklerde buluşacağız. 

Çevremde çok insan var oysa ben birkaçına güveniyorum: Sunak Kafe’de çalışan Emin gibi... Adının etkisi var mı bu güvende, bilmiyorum. İşini o kadar iyi yapıyor hata payı bırakmıyor. Ben de siparişimi ondan başkasına veremiyorum. Sözel olarak hiç muhabbetimiz olmasa bile yıllardır arkadaşız. Bakışlarla veya tavırla... O bana “Hoş geldiniz Can Bey.” diyor, ben ise gülümsemekle yetiniyorum. Sanırım konuşursam, samimi olursam diğerleri gibi olmasından korkuyorum. Muhtemelen o, benim soğuk nevale olduğumu düşünüyor. Düşünsün. Ama Emin hep yerinde kalsın, hiç gitmesin istiyorum. Eğer onunla bir sorun yaşarsam sadece bir insan kaybetmekle kalmam, bir nefes alma durağımdan da olurum. Üstelik kafenin kedileri Lila, Güleç ve Leo’dan da mahrum kalırım. Kedileri severim ama belki de Emin’le etmek istediğim muhabbeti kedilere yöneltiyorum. Belki bir gün Emin’le de kaygısız muhabbetlerimiz olur, kim bilir? 

27.08.2021

Sunak Kafe •

 Merhaba, ben Sunak Kafe’nin en kıdemli elemanıyım. Burada çalışmaya başladığımdan beri çok insan gördüm, tanıdım. İnsanları gözlemlemeyi çok severim. Sanırım bu sayede de işimi iyi yapabiliyorum. 

Şu kenardaki masada oturan Can Bey mesela. Her boş vaktinde gelir, kitabını alır, sessizce saatler boyu kitap okur. Kendince bir gülümsemesi var onun da herkes gibi. Kendini geliştirmeye çok açık biri gibi durur. Arada kafede çalan müzikler dikkatini çeker, kitabından kafasını kaldırıp gözlerini kapatarak sadece müziği dinler. Bazen “Nasılsınız?” diyecek olurum ama onca yıla rağmen çekinirim. O kadar insan tanımış olsam da Can Bey’i hiçbir zaman çözemedim. İnsanlara (kendisi de dahil) hep mesafeli durur. Narsist desem, bu kadar kitap okumaya narsist kalabiliyorsa tebrik etmek gerekir. Sanki içinde kaybolduğu labirentler var da kimseyi o labirentlere bulaştırmak istemiyor gibidir. Kahve sever, yeni tatlara da kapalıdır. Dışarıdan görenler onu karizmatik bulur ama o, oturduğu masayı bile değiştiremeyecek kadar korkar bir şeylerden, belki kendinden. Ne tuhaf ki bugüne dek yanına kimsenin geldiğini görmedim. Kendi isteği mi yoksa herkes ondan benim gibi çekindiği için mi, bilemiyorum. Böyle kültürlü birinin insanları kırma ihtimalini düşünmek dahi istemem. Kıyafet tarzı, seçtiği masa, saç şekli, oturduğu sandalye, tavır hep aynı. Kendinden sıkılmamak büyük lüks bu devirde. Hem merak ederim onun hayatını bir yandan hem cevaplardan korkarım. Gizemli bir havaya bürünmek her ne kadar kolay gibi görünse bile aslında zordur. Kim bilir neler yaşadı da kendini mağaralara hapsetti? 

O da beni yıllardır burada görüyor, hatta sipariş için mutlaka beni bekliyor. Sipariş için bile herkese güvenmiyor. Acaba onda ben nasıl bir intiba uyandırıyorum? Hep yerinde sayan biri mi? Onun kadar kitap okumadığım için beni aşağılıyor olabilir mi? Gerçi ona çaktırmasam bile ben hep onun okuduğu kitapları not alıp okumaya çalışıyorum. Farkında olmasa bile bana çok şey kattı. Yine de geçenlerde ilk kez bir telefon konuşmasına şahit olduğum an, beni biraz hayal kırıklığına uğratmadı diyemem. “Senin ne düşündüğün umurumda değil Esra. Ben o an müsait değilim. Fedakârlık yapamam. Ben böyleyim, istersen.” gibi cümleler çıkıyordu ağzından. Sanki yeni yetme biri gibi ya da daha çok kabadayı gibi bir tavır... O ana dek bana dünyanın en nahif insanını sorsanız Can Bey’in adını verirdim. Şu an ben bile ondan daha nahifim. “Keşke herkes gibi olmadığını ama aynı zamanda kendini herkesleştirdiğini anlasa...” diye düşünür oldum. Ah, bana ne hâlbuki? O, benim adımı bile bilmiyor. Yolda görse bana selam bile vermez. Yine de özünde iyi biri olduğuna inanıyorum yoksa kedilere böyle iyi davranmazdı. Kafemizin kedileri: Lila, Güleç ve Leo. Belki bir gün beni de kedi olarak görüp bana da gülümser, kim bilir? 

29.06.2021

Kurt Gibi Acıkmak

 “Kurtlarla Koşan Kadınlar”daki “Mavisakal” hikâyesinde küçük kız kardeş, kolay kapılan biriydi. Benim gibi... Her şeyi iyi görmeye çalışmanın da bir sınırı olmalı. Ben aslında karamsar görünsem de aynı o kız gibi bana da “naziklik” adı altında yok ediciye boyun eğmek öğretilmiş. Oysa “Vahşi Kadın” ruhsal hayatları korumak için her zaman nazik olmamak gerektiğini gösterir. Kendim için iyi bir şeyler yapma içgüdüsünü yitirmişim ve daha kötüsünü yaşamak zorunda kalmış, âşık bir kadınım ben de. Tinsel endişelerime çözüm getirecek enerjiyi yitirmişim. Yine o küçük kız kardeş gibi “ablalarımı” ve “erkek kardeşlerimi” çağırmam gerekiyor herhalde. Yoksa benliğim kanıyor. Vahşi Kadın’ı harekete geçirmenin vaktidir. Başka türlü yaşanmıyor. Bu, sevgisizliğimi yok edecek mi? Kesinlikle hayır. Sadece daha iyi hissedeceğim. Belki daha az ağlayacağım. Kırbaçlamayacağım kendimi. Ne kadar idare ederse o kadar işte... Bazı güzellikleri de kalbime gömüp, sulayıp bekleyeceğim: Ya yeşerecek ya çürüyecek. Çürümelere alışığım ama eğer olur da yeşerirse işte o zaman ben de hikâyesi yazılacak bir ağaç olur, kuşların şarkılarına katılırım... 



(Kurt Gibi Acıkmak sevgiye ve en çok kendine, sonra fark etmek bir kuşun bile kurt kadar güçlü olduğunu...) 

7.06.2021

03.05.2021

 “Bana gelince hayat neden masalsız?” 

“Live by the Sun / Love by the Moon” 



İçimde Kocaman bir Ay taşıyorum kalp yerine. Beyaz saçlarım omuzlarımdan aşağı dökülüyor. Yemyeşil bitkiler takmışım kafama. Yüzümde kötü ruhlardan korunmak için mavi ve yeşil boyalar... Yüzümde hafif bir gülümseme... Yüzümde derin yaşanmışlıklar... 

Damarlarımdaki sihire inanmaktan başka çarem yok. Her nefesimle birlikte içimde bir doğa yeşilleniyor. Güneş’in her doğuşunda benim sihirim alevleniyor. Geceleri de içimdeki Ay beni aydınlatıyor. Hiç karanlıkta değilim. Kendime hiç karanlık elbiseler giydirmiyorum artık. Bütün zamanımı kendimi geliştirmeye adadım. Enerjimi harcamalarına izin vermiyorum. Bir fidanı kollar gibi koruyorum kendimi. Ben de doğaya ait olarak devam etmeliyim. Başkaları nedeniyle üzülmeye kalkarsam yeşillendirdiğim doğadan pespembe bir çita gelip, bütün üzüntümü alıp hızla uzaklaşıyor. Geriye Dolunay sabrı, kuş sesleri ve bir şarkı kalıyor: “Sana sen lazımsın, gerek yok hiç onlara...” 

2.05.2021

Londra Çınarı

 “Platanus Acerifolia” daha havalı duruyor aslında. Boyum çok uzun değil, melez olduğumdan farklı özellikler taşırım biraz da. Geniştir yapraklarım, yağmura ve Güneş’e çok iyi dokunurum bu sayede. Ama illaki yaprak dökme mevsimi gelir. Üşürüm biraz fakat bilirim ki bu, bir çeşit yenilenmedir. Arınır ruhum eski, ruhumu yansıtmayan yapraklardan. Öyle olmasa zaten 1000 yıldır yaşıyor olmazdım. Gövdemdeki kabukları da atarım dışarı. Benim zamanım bahardır. Çiçeklenirim her nisanda. Sarılı kırmızılı çiçeklerim selam dururlar Güneş’in göz kırpmasına. Cemreleri törenlerle karşılarım toprağa bağlı olsam da. Meyvelerim ikili salkım olarak sallanır. Ne de olsa yalnızlık zor zanaattır, bari onlar ayrılmasın. İnsanlar yüzünden arkadaşlarımın çoğu kent merkezlerine hapsoldular. Yine de diğer türlere nazaran çok dayanıklılar. Ben şanslıyım, kocaman bir arazinin ortasındaki evin önünde takılıyorum. Yanımda boyu benimle bir, rüzgâr türbini var. O da tek başına. Yoldaşlık ediyoruz birbirimize. Esen yelden biz sorumluyuz. Hem ev sahipleri, dallarıma nazar boncukları bağladı. Herkes benimle fotoğraf çekiliyor. Konuşsam daha neler anlatırım oysa! Buraya nasıl geldiğimi, kimleri, hangi savaşları gördüğümü... Şimdi, onlara ferah gölgeler ve bol oksijen sunuyorum. Bakmayın ilkbaharı övdüğüme. Ben asıl sonbaharda kahverengi duruşumla dünyaya meydan okuyorum. 


https://open.spotify.com/track/73CKjW3vsUXRpy3NnX4H7F?si=vnHPzogPRNm01Qabnpsdsg&dl_branch=1

25.04.2021

Oksijen

 “Bıraktım seni kopkoyu karanlığında.” 


Krallıklarının tadını çıkaranlar umurumda bile değil. Yemyeşil çimenlere uzanıp, masmavi göğe göz kırpıp saatlerce kitap okumanın huzuru paha biçilemez. Dağların ruhu var, çiçekler çok narin, ağaçlar güler  yüzlü, bulutlar kızmaya meyilli, gökkuşağı elmas kadar değerli, toprak hep fedakâr, Ay hep samimi... Doğanın parçası olan insan, bu tabloda olamıyor çünkü insan, kendini doğaya ait olarak görmüyor. 

Ben ise kendimi hayvanlara yakın gördüm hep. Çiçek olamam, dağ olamam ama belki hayvan olarak yerim olur Doğa Ana’nın sofrasında. Bir böcek mi, bir penguen mi, koala mı, semender mi, atmaca mı yoksa? Belki de Anka Kuşu olurum da insanların ulaşamadığı Kaf Dağı’nda huzur bulurum. “Simurg” da deseler olur bana. Yanarım, her insanda alev alev yanarım da sonra küllerimden yeniden doğarım hem. Belli mi olur? 



Hazırcevap

Sayfalar dolusu şiirler yazarsın da birine, sonra o gelir bir cümlen yüzünden sana darılıverir.
Ne kadar çok sevdiğini anlatmak istersin, ama bunu sıkıcı bulur ve uzaklaşır.
Özlediğinden dem vurmak istesen anlayışsız olur çıkarsın karşısında.
"Gel" desen emir olarak algılar, "Geleyim" desen meşgule döner hatlar...
Mesaj atsan sabırsız olursun, atmasan onun bir selamına muhtaç olursun.


Velhasıl, Turgut Uyar'ın da dediği gibi "Sevgim acıyor, kimi sevsem, kim beni sevse..." durumunda bulursun kendini. Çok şey değildir istediğin ama hep kıskanç, uyumsuz, anlayışsız, despot taraf sen olursun. Aslında sadece sevdiğinle daha yakın olmak istersin, ama kendini bir türlü ifade edemezsin. Hatta bu durumdan yakınacak olsan bile suçlu olursun.

Acaba aşk, bir tarafın kendini hiçe sayması mı?

7.04.2021

Kehkeşan

 Gayriresmi ilişkilerde kendimi hep önemli zannettiğim zamanlar geçti. Hayatına kazara girdiğim insanlardan koşarak uzaklaşıyorum ki kimse zorunlu merhabalarını bana harcamasın. 

Öfkemi yenebilmeyi öğrendim. Bir felsefeci gibi dünyadan uzaklaşamıyorum ama kafa dinleyebileceğim, kendime gülümseyebileceğim mağaralar oluşturabiliyorum. 

Zaman zaman çok inanmak istedim: Kâğıda, kaleme, insanlara inanmanın bir sınırı olduğunu iyice anladım. Hayatımda ıslahat yapmam gerekti, yaptım. Artık insanların hercailiğinde gülüşlerimi harcamamaya karar verdim. Çünkü değer verdiğimi belli etmeye kalksam ya yanlış anlaşıldım ya da önemsenmedim. 

Bana kuruntular verecek, beni iflasa sürükleyecek, ömrümü çürütecek her türlü saçmalıktan ve saçma insandan uzak durmak, geri kalan ömrümde belki bir nebze olsun huzuru sağlar. 

Dünya için sevgimi ziyan edenlerin değil, her tavrıyla ruhumu yüceltenlerin yanında olacağım. 

6.04.2021

Ouroboros

 Kucağında yıldızları besleyip büyütmek istermiş. En çok da gök cisimlerinin ruhu olduğuna inanırmış. Büyümüş sonra... 

Boynuna hüzün tasması takarak salmışlar onu dünyaya. En büyük zaafı da insanları yıldız zannetmekmiş. Kollarını açmış hep onlara. Üstelik kimisi de çok önce ölmüş meğer, sonradan geliyormuş bunun görüntüsü. Aynı yıldızlar gibi... Ama hiçbir insan parlak değilmiş o kadar ve insanlar, gördükleri iyilikleri ışıl ışıl yansıtmazlarmış. 

Doğanın döngüsü içinde hayat delisi olanlara hep imrenmiş. Onun aşinası olduğu mitler hep çürümüş çünkü, düşlerin aritmetiğini de hiç çözememiş. Sıkıntılarla yüzleşemediği için de dönüşmüş kendi kuyruğunu ısıran bir yılana. Ortada dünya kadar hayat ağacı, o ise çevresinde dönüp duran Ouroboros olmuş. Şehir efsanelerinin konuğuymuş. Rüyadan fazla, hayattan eksik yaşamış durmuş... 



28.03.2021

Gerçeklik Payı

  Bazı ayrılıklar varmış ki insan, gidene gittiği için hiç kızamazmış. Bu yüzden gideni de sevmeye hep devam edermiş. Senin gidişin de öyle bir gidiş... 

 Sana anlatmak istediğim çok şey oluyor. Sonra fark ediyorum ki yoksun. Gülüyorum yine illaki ama gözlerinin içine bakarken olduğu gibi değil. Hiç kimse de bana senin baktığın gibi bakmayacak, biliyorum. Ben kimsenin elini sonsuz bir güvenle tutamayacağım, biliyorum. 

  Bak, mesela bugün Akhisarspor’a yeni başkan seçildi. Sen olsaydın birlikte bunu değerlendirirdik, sen yine benim bakamadığım açıyı bana gösterirdin. 

 Doğum günün yaklaşıyor. İlk kez sensiz bir 27 Nisan geçecek. Gitmeseydin hediyeni çoktan hazırlamış olurdum şimdiden. 

 Gözlerinin yeşilini özlüyorum. Her yaştaki insanla anlaşabilmeni, uyandırılırken aniden sıçrayışını... 

 Birlikte geçirilen günler, paylaşılan acılar, bazen bir bakışla anlaşmalar, tartışmalar, farklı düşünceler, birlikte kahve içmeler, maçlara gitmeler tamam ama... En çok da ölüm gerçekmiş şu hayatta. 

 Şimdi, yaşanan onca yıl “anı” olarak kalmışken bundan sonra sadece tek gerçekle yola devam etmek çok değişik bir his... 

 Kızamıyorum baba. 

 Yetişemedim sana. Yolda yürürken de yetişemediğim gibi, sen giderken de “Gitme!” diyemedim. 

 Seni hiçbir zaman geçmiş zamanlı cümlelere hapsetmeyeceğim. 

20.02.2021

Ritüel

 Neolitik çağlardan kalan, eski bir motifin taşıyıcısıyım. Arkeolojik kazılar yapmalarına çok izin verdim de hep yanıldım. “Uygarlık” hep iyi bir kavram olarak anlatılırken ben hep uygarlık öncesi toplumların inanç sistemlerinde kaldım. 

Hepi topu bir insanım. Herkes gibi... Açıklayamadığım her olayı “doğaüstü” olarak yorumlarım. En çok da korktuğum zamanlarda çok iyi ritüeller yaparım. Bu yüzden korkmaktır benim alın yazım. 

Geçirdiğim nöbetlerde Tanrı’yla ilişki kurduğuma inanan bir topluluk hâlâ var. Eğer bu doğruysa başka dünyalarda yaşarım! Ama muhtemelen bu da diğer insanların korkularından kaynaklı tamamen. Yoksa nöbet geçirmek olurdu ibadet tarzım. Kötü ruhların etkisi altında olmasaydım Çin kaynaklarında geçerdi elbet adım. 

Benim var olduğum o kültürlerde toplumun öncüsüydü kadın. Keşke o zamanlarda kalsaydım. Şimdi, gök ile yer arasında sıkışıp kalmış, gri bir insanım. 

Neyse ki o üstüme örtülen göğe Güneş’i ve Ay’ı yerleştirmiş Tanrım. Bunlar olmasaydı sonsuza dek karanlıktaydım. 

O bahsettiğim “eski” çağlarda saygınlığı vardı hayvanların ve hatta dağların ve ormanın! Onlara saygı duyulmayan bu çağlarda ise Dünya’yı kötü ruhların evi hâline getirdiler. Benim gibiler daha ne kadar yaşasın? “Var oluş”u doğayla uyumuna bağlı değil mi insanın? 

Bana belki de soydan gelen bu nöbet hâlleri, beni ben yapan kısım. Soy derken illa kan bağı değil kastım. Bazen renkli giysiler giyip davullar çalarak nöbeti kovalarım. Bazen de tam tersi, kendimi bu güç gösterisine kaptırırım. Her iki durumun sonrasında hiçbir şey hatırlamam ki bu da en büyük şansım. 

Haydi, davuluma bez bağlayın ve ritüele yaklaşın, dansa katılın! 

16.02.2021

Seremoni

 Gözlerimi kapadığımda sadece yeşil bir orman ve akan bir su düşlüyorum. Su berrak, mevsim yaz... İçimin böyle olmasını istiyorum. Ben, politik değilim; ruhuyla hareket eden biriyim. 

Ormanda kocaman bir ağaç, dallı budaklı. Adı üstünde: Hayat Ağacı. Herkese yetecek gölgesi de var, her ruh için de salıncakları. Üşümüyor kimse, ne de olsa üstümüze örtülü gökkubbe! Yerde ve gökte keşfedilmeyi bekleyen birçok mertebe, birçok bölge var. Düşmandan çok dost kazanmalı bunu anlamak için. Belki farkına varamadığımız kozmik bir düzen var. Belki “yıldız” sandıklarımız aslında öldüğü söylenen yakınlar. Gözyaşında boğulmak üzere olan ruhları kuşlar  tutup kurtarıyorlar ve güneşe çıkarıyorlar ki renkler açsın ruhlarımız. Belki bir turna, belki de kartal... 

Birden fazla ruha sahip olanın işi zor. Bütün ruhlarını beslemesi gerekiyor. İnsan, ruhlarını doyurmada yetersiz kalırsa ona, koruyucu periler de yardım edebiliyor. 

Hayvanlar çok değerli. Eğer insan, bir hayvanı incitirse insanın kendi ruhu onu cezalandırıyor. Parlak tüylü hayvanlar... Ama en çok da rengarenk kuşlar... 

Hayat Ağacı... Herkes o ağacın çevresinde toplanmış. Herkeste açık renk kıyafetler... Yüzlerinde bir gün Tanrı’ya döneceğinin bilincinde gülümsemeler... Yedi gün, yedi gece bir seremoni yapılıyor. Ve herkes dans ediyor... 

9.01.2021

Babama

 İlkokul 1. sınıfın okuma bayramı töreninde ben ezbere şiir okurken senin oturduğun yerde ağlayışını hiçbir zaman unutmadım. 

Mahallede hiç arkadaşım yok diye dışarı çıkarken beni çanta gibi yanında gezdirmeni, televizyon karşısında büyüyorum diye üzülmeni hiç unutmadım. 

Henüz kimsede yokken sırf bizim için eve 1999’da bilgisayar almanı hiç unutmadım. 

Bana “Bir derdin varsa annene mutlaka anlat.” deyişini, tartışsak da beş dakika sonra gelip “Ben dışarı çıkıyorum, bir şey istiyor musun?” deyişini hiç unutmadım. 

Torunlarını çok sevdiğini, Efnem’i kucağından indirmeyişini, Efe’yi gezdirip tost yemelerinizi hiç unutmadım. 

Instagram’da her gönderimi beğenip, her hikâyeme emoji yollamanı, dışarıya çıktığımda mutlaka “Geç kalma.” diye mesaj atmanı, mesaja cevap vermezsem aramanı hiç unutmadım. 

Şehir dışında çalışmak istediğimde bana köstek değil destek olmanı, arada bir “Kitap çıkarsana.” demeni hiç unutmadım. 

Her özel günde eve çiçeklerle gelmeni, son bir yıldır ailece gittiğimiz kahve içmeleri, yemekleri hiç unutmadım. 

Anne duası almak için karınca gibi ördüğün o yolları, çalışma hayatı için verdiğin öğütleri, “Sen benim gibi olma kızım, paranı elinde tut.” deyişini, en yakınların seni üzdüklerinde “Bir kez gönül kırdın ise bu kıldığın namaz değil.” deyişini, sıradan bir erkek arkadaşımın adı geçse değişen yüzünü, istediğimde cebindeki son paranı bana vermeni, aldığım bir hediyeye bir cümle yazsam dolan gözlerini -telli gözlerini- sabah ekmek kızartmayı, akşam da yemeğin üstüne soda içmeyi sevmeni hiç unutmadım. 

1 Aralık bize gerçekten kışı getirdi benim canım arkadaşım babacığım. Seninle ilgili unutmadığım ve unutamayacağım o kadar çok şey var ki... En çok da senin gibi iyi biri olmaya çalışacağım. Sen bu dünyayı bize cennet yapmaya çalıştın, umarım sen de başka dünyalarda cennettesindir şimdi...