26.09.2019

Aptallık

Hiçbir şey yoluna girmiyor. Söz verip sonra yarı yolda bırakmalara liman olmuş gönlüm. İnsanlar geçerken uğrayıp sonra kaybolup gidiyorlar. Israrla bir yenilmezlik türküsü tutturmuşum yenilgilerimi de yanıma alıp. Muhtemelen ölürken de “Yenilmedim.” diyeceğim. Bütün hayatını çözüme odaklamış ancak hiçbir şeyin çözümünü bulamamış bir filozof gibi gideceğim. 
Hayatım, hareketli bir ritme sahip ama sözleri acıklı olan bir şarkı havasında devam edecek. Kimseyi itmedim ama kimseyi de yanıbaşıma çekmedim. 
“Keşke yanımda olsa...” dediğim insanlara kavuşamadan gideceğim. Büyük paralar ya da makamlar beklemedim hiç. Sadece büyük sevgiler bekledim. Aptallık işte... 
Birkaç bin kilometre kadar uzakta kalacak tüm mutluluklar. Çok da tanımadığım biri bana gelip de epilepsi hastası bir tanıdığının beyninin hasar gördüğünden ve artık yürüyemediğindem bahsedecek rahatlıkla. Benim ne hissettiğimin hiçbir önemi olmayacak su şişesinin kapağını açarak önüme hazır şekilde koyan sevdiklerim (!) için. Çünkü an gelecek bir at hızında dörtnala gidecekler hayatımdan. İstedikleri zaman da dönebileceklerini zannederek üstelik. Bunlar hep benim tavrımdan. Aptallık! Düpedüz aptallık! 
Mum gibiyim aynı: Erimek kaderden ama arada soğudukça eski hâlime dönüp dimdik durma çabası... Aptallık be... 
Hiçbir şiiri artık aklımda tutmaya çalışmıyorum. 

16.09.2019

Ne Fark Eder

Özenle kırılan kalplerin bekçisi moduna dönüşmekten nasıl da yoruluyorum. Her şey biraz eksik. Sadece biraz eksik... Hiçbir şeyin tam olmayışının verdiği hüzün dolaşıyor damarlarımda. Böyle bir durumda “deli” olmak en iyisi. Tanıdığım insanların mezarlarına gidip onlarla konuşmayı seviyorum. Yargılayamıyorlar beni ne de olsa! Ben olarak kabul ediyorlar beni. Yaşayanlar için sürekli bir çaba göstersem de kıymet bilinmiyor ki... Keşke bir atım olsa da atlayıp gitsem çok uzaklara. İnsanlara kırılmak bile gelmiyor içimden. Salak olduğumu düşünüyorlar, anlamadığımı zannediyorlar bu çirkin çabalarını. Ne fark eder? Uzun süredir tanıdıklarımdan darbe yiyorum genelde. Üç günlük tanıdığım bana laf sokmuş, ne fark eder? Yalnızlık, fiziksel ve ruhsal olarak doldurmuş bünyemi, bir kişi daha gitmiş; ne fark eder? 
Bütün hayatım, iş başvurusunda bulunmuşum da “Geri döneceğiz.” demişler gibi geçiyor. Kimse beni böylelikle sevmiyor. Kimse o an, “Sen aradığım insansın.” demiyor. Bir piyon, bir yedek oyuncu gibiyim; kimse aradığımda müsait olmayacak biliyorum. Ha şimdi yaşamışım ha bilmem kaç sene sonra ölmüşüm, ne fark eder? 

27.07.2019

Unuttum

Unuttum seni sevgilim. Öyle böyle değil, “dipten ve derinden” unuttum hem de. Yarım değil, bütünüyle unuttum. Bana yaptığın sürprizleri, söylediğin güzel sözleri, gülüşünü, bakışını hatta ses tonunu bile unuttum. Seninle nerelere gittik, en çok hangi yemeği seversin, nelerden nefret edersin unuttum. Hangi mekânları tercih edersin, arkadaşların kimlerdir, kaç kardeşin var unuttum. Beni hangi tarihte, neden terk ettin; ben o süreci nasıl atlattım, unuttum.
Unutmak istemezdim oysa. Bir şarkı dinlediğimde aklıma gelmeni, bir kitap gördüğümde “Bunu o da okumuştu.” demeyi, nereli olduğunu, nasıl tanıştığımızı hatırlamak isterdim. Kalbimin mühürlü bir odasında seni sonsuza dek saklamayı ve bu yüzden zaman zaman acı çekmeyi isterdim.
Unutmamın nedeni tamamen fiziksel de olsa bu durum bende ruhsal açıdan öyle güzel bir huzur yaratıyor ki... Durum böyle olunca bana kimse zarar veremiyor. Belki sen de beni terk ederken sensiz çok üzüleceğimi düşünmüşsündür. Ancak hayatımdaki bütün kötücül olaylar, benim daha fazla unutmamı sağlıyor; hepsi bu. Şimdi seninle yolda karşılaşsam “Bir yerden hatırlıyorum.” deyip selam bile verebilirim sana. Kör bedduaları hak eden biri olduğunu arkadaşlarım söylemese ara ara, hatırlamam bile.
Şarkıda “Sen de unutama beni.” diyordu ya; evet, unutama beni. Çünkü unutmak özgür kılıyor insanın bedenini. Unutmak, çocuksu bir heyecan katıyor insanın gülümseyişine. Unutmasam, bana seni sorduklarında sadece bir isimden ve fiziksel bir bedenden ötesini hatırlardım. Unutmasam, yaralı bir kimlikle karşılaştığımda aşkın imkânsızlığını düşünüp ağlardım. Unutmasam, veresiye edindiğim şu gökyüzünün hesabı kabarttığına yanardım.
Şimdi, sadece her gece büyük bir hevesle uyuyorum. Bir sabah uyandığımda kendi adımı bile hatırlamayacağım günlerin hatırına, şu an hâlâ ezberimde olan şarkıları aynanın karşısında söylüyorum.

1.05.2019

Devrik

Şehrin ışıkları vuruyor gözünün içine. İki yıldan sonra ilk kez böyle mutlusun. Hayatını “önce” ve “sonra” olarak ikiye ayırıyorsun. İki yıl önce aslında çok mutlu olduğunu anlıyorsun. Geçen iki yılda da ne kadar çok yorulduğun da çarpıyor yüzüne. Aslında hiçbir şey böyle olsun istemezdin. Ne kırmak ne kırılmak isterdin. Ne yanmak ne yakmak...
Cesaret alıyorsun ışıklardan ve o kişiye yazmaya karar veriyorsun. Yüzleşmek içini rahatlatacak çünkü. Çünkü o insana “Ben sana bunu yapmak istemedim.” demen gerekiyor. Bu, her şey eskisi gibi olsun beklentisi değil. Gelenin gideni arattığı şu düzende bir nevi günah çıkarma töreni aslında. O da cevap veriyor sana bütün insanlığıyla. O da anlatıyor, sen de anlatıyorsun. Karşılıklı bir rahatlama terapisi... En azından senden nefret etmediğini biliyorsun. Çünkü sen hep bu hayattaki en gerçek kavramın ölüm olduğuna inandın ve işte ikinizden biri ölmeden tekrar konuşma fırsatı yakaladınız. Müthiş bir haz bu... Teşekkür ediyorsun karşındakine bunun için.
İlk fırsatta koşa koşa gidiyorsun onun yanına. Heyecanlısın, konuşmuş da olsanız iki yıldan sonra onu görmek nasıl bir etki yaratır bilemiyorsun. Ve işte o ilk göz göze gelme anı... İkiniz de gülümsüyorsunuz istemsizce. Yüreğin kamaşıyor o an, pırıl pırıl... İyi bir insanın gülümsemesine o kadar aç kalmışsın ki onu görür görmez boynuna atlamak istiyorsun ama “saçmalama.”
Aradan iki yıl hiç geçmemiş gibi oturup muhabbet ediyorsunuz. Alakalı alakasız her şeyi ona anlatabilirsin çünkü o iyi birisi. Sana hiç zararı dokunmadı baktığında.
Bakışlarını özlemişsin, konuşmasını, ses tonunu... Onunla ilgili muhabbetleri... Durup durup gülüyorsunuz. İnanılmaz bir hafiflik bu. İki yıl önce kötü de ayrılmış olsanız nefret etmeden sohbet edebiliyor olmak büyük nimet. Çünkü asıl nefret edilecek insanları görmüşsün.
Zamanın ilk kez işe yaradığını görmek de güzel. Onun nefes aldığına şükrediyorsun. Bembeyaz çiçekler açıyor ruhunda ve onun yanından ayrılırken yürümeyi unutmuşsun, uçuyorsun...

Şarkı Senin

“İçimdeki kötü fısıldar: ‘Acıt, acıtabildiğin kadar kanar.”

Tohumlar atarsın doğduğun an insanlığın serin toprağına. Umudun olur kök salmaya, önce fidan olup sonra dallanıp budaklanmaya. Korkusuzca yaşayacağını zannedersin aşk rüzgârlarında. Gölgende varlığına şükreden insanlar biriktireceğini düşünürsün. Yıldırımlar düşerken kol kanat gerersin onlara. Yaprak dökümü saatlerinde yitirmezsin umudunu. Ne de olsa gelecek baharlar var daha!
İhanet, toprağı en başta mahvetmiş oysa. İhanet zehirlemişse düştüğün toprağı, yeşermek boşuna! İstediğin kadar yeşerip tomurcuk ol, boşuna!
Barışı, huzuru, aşkı getirir hayat zamanla derken aldandı bak dalların yalancı baharlara. Aşk zordu ama sen yine de inandın aşkın kara rağmen açan bir kardelen olduğuna.
Sevginden anlamalarını bekledin, utanırlar dedin, gitmezler dedin de şimdi yutkunamaz hâle geldin; 30’undan sonrasını kara kara düşünmektesin.
“Nasibimde bir nefeslik çimen kokusu bile yok mu?” sorusu aklına geldiği an yüreğine oturan sıkıntıyı tarif edebilecek bir hüzün kalmıyor. Yaprak dökümleri düşüyor payına hep.
Güneşin doğduğu topraklarda yaşamak istedin sadece. Kurtuluşu sevgide aradın.
Şimdi, yüzleşmelere gebe kaldın. Ya “Her şeye rağmen iyi ki vardın.” demen lazım ya da “Hâlâ hayattayım sana rağmen.” demen lazım. İkincisi olursa en azından seni üzene de rahatsızlık vermiş olacaksın. Bilsin ki köklerin sağlam, bilsin ki yaprakların olmasa da dalların gökyüzünü kucaklıyor. Çünkü bu hayatta insanlar hep kan kussalar da kızılcık şerbeti içmiş rolü yapıyorlar. Başka seçenek kalmıyor...

24.04.2019

Gidemem

Çıkmaz sokaklara dalınır hep. Neye el atılsa hep ters gider bir şeyler. Hâlbuki aşktı, sadakatti o sokaklarda ışıksız bırakmayan. Para pul değil. Bunu anlatabilmek zordu. Anlatınca “güçsüz” dediler. Aslında bu, kendi güçsüzlükleriydi. Sonuçta sevmek neden güçsüzlük olsun ki?
Aşkına insandan karşılık bulamayınca insan, başka şeylere yöneliyor. Şair olmasa da yazmak istiyor. Bir müzik aleti çalmak istiyor. Yoruluyor cevapsız aramalardan, kendine kâr kalacak bir şeyler yapmak istiyor. Gerçi Nietzsche’ye bakarsak... Neyse, bu kez de Nietzsche’ye bakmayıverelim.
Bir şarkıyı kendi kendine fısıldayabilmek özgürlüğü her şeyin önüne geçiyor. Yemesine, içmesine dikkat ediyor ki kilo verip kendini daha iyi hissetsin. Aslında bunları yaparken de usul usul yine seviyor o kişiyi ama çaktırmamaya çalışıyor. Çünkü çaktırmak da işe yaramayacak. Nasıl ki insanlar dağların tepelerine bile şehirler kurmuşlarsa içindeki sevdayı öyle ince ince ve bir o kadar çarpık işliyor. Çarpık ama olsun en azından ışıklar yanıyor gönlünde.
“Belki” diyor, “Belki bir gün göçebe olmaktan bıkıp da bir şehre yerleşmeye karar verirse o zaman burada hazır bir şehir olduğunu görür...” “Hava ile bütün, su ile bütün, güneşle bütün şehir...” Eğer görmezse de verilen kilolarla, öğrenilen notalarla, mis gibi yemyeşil bir sevdayla gidilir bu âlemden.
Varsın hatırlanmasın adın en deli yalnızlık yangınlarında...

15.04.2019

Tabip

Kurutulmuş bir ruhun ayak izlerinde
Bütün aşk hikâyelerine gülerken
Evli olanların mutsuz olduğu evrende
“Her Şey Siyaha Giderken”
Tabutlara giren artık beden değil ruh ise
Yirmili yaşlarda bile otobüse bedava binecek seviyedeysen
Terk ediliyorsan hiçbir neden gösterilmeden
Karamsarlık bir lüks değil, hak olmuşken
Artıyor borçların evden işe giderken bile
Yıllarca hasret kalmışsın denizin yüzüne
Alnına hep yamalı hayatlar işlenmişse
İnsanlardan intikam alamadıkça işkence ediyorsun kâğıda ve kaleme
Ne sırtında bir Yusuf hırkası ne dilinde bir isyan çığlığı
Sadece akvaryuma hapsedilmiş bir balığın yaşam çabası
“Yeter” diyemediğin anların hıçkırığı ve gözyaşı
Dik duruşun var cerrahî müdahalelere karşı
İnsanların sana yaptığı iyilik de zaten vicdan rahatlatması
Çürük bakışlarla denk geliyor olmanın şanssızlığı
Herkesin sana karşı fedakârlığı unutmuş olması
İşte bunlar hep hayat falan filan...
Dinle şarkını, otur aşağı, çok ses çıkarma
Kimseye saygı duyma, değer verme
Kendince yaz, hiç kimseyi de germe
Nasılsa olduğun gibi gideceksin vakit gelince...

12.04.2019

Nisan

Nisan, herkese baharı getirmiyor. Kiminin payına cemreler değil, ayrılıklar düşüyor. Yağmurlar temizlemiyor terk edilişlerin izlerini. Hatta yağmurlar yüzünden çürüyor güllerin gövdeleri. Çünkü “gül” bu, yeterince gözyaşını saklar bünyesi. Güneşe hasrettir yeryüzüne hapsolduğundan beri. Bir de yağmur gelince üstüne, hiçbir işe yaramaz dikenleri. Çürür içten içe, kokusundan hiçbir emare kalmaz. Bir çiçek, dalındayken niye solsun ki? Ah, nisan! Keşke biraz daha güneş güneş gelseydin. Güllere ayrılıklar değil de yeni tomurcuklar hediye etseydin.

9.04.2019

ZİFOS

Mağrur acılarla hayata tutunmaya çalışırken bir insana temayül etmenin çok yorucu olduğunu anlatmak, işleri daha da zorlaştırıyor.
“Merhaba” derken bile temkinli davranmak gerekiyor. Herkes muhtekir olmuş, kim kimden ne koparırsa öyle ölçüyor adamlığını. Munis zannedilenler bile sadece lakayt sevdaların filizlenmesine neden oluyor.
Vilayetler değişse de hep aynı tınılarda vücut buluyor yenilgiler. İnsanın mukavemet gücü azalıyor bu çarpışmalarda.
Eskisi gibi değil, zerdaliler artık meyus duruyorlar dallarında. Artık kimsenin iftihar etmeye hakkı yok bu laçkalaşan sevdalarda.
Hayatın tefsirinde yanılmış ve sonsuza dek kefaret ödemek zorunda kalmış insanlar artık mütevekkil şekilde ölümlerini bekliyorlar. Nefes almaktan bıkkınlar. Çaresizliklerine mirî bahçelerde sığabilecekleri bir parsel arıyorlar...

8.04.2019

Ruhsuz

Ağustoslara sitem etmek ya da karanlık masalarda hayaletlerle muhabbet gibi alışkanlıklar şart oldu yine. Samimi bir “merhaba”nın adının “aşk” diye yorumlanması beni yeterince yoruyor. Kimseyle konuşmayıp kendimi sosyofobilere hapsetsem daha iyi. Kâğıtlar boyu yazdığım sevgi sözcüklerinin canı cehenneme. En kibar el yazımla sövesim var aldandığım tüm gülüşlere.
Afişler basıp asıyorum kalbimin duvarlarına. Yazıyorum afişlere kocaman: “Bak, seni bu aldattı.” diye.
Şehrin uğultusuna kulak veriyorum bazen Sait Faik gibi. Ancak içinde “Şu ses de iyi.” diyebileceğim bir güzellik bulamıyorum.
Feci kazalar geçiriyor ruhum her yeni insanla birlikte. İnsan değil, insanlık istiyorum. Eğer böyle mahvedecekse aşk da istemiyorum. Kâğıt, kalem ve müzik istiyorum. Güzel yazamasam da güzel dinlerim. Güzel sevilemesem de güzel terk edilirim.
Bunca yorgunluğun içinde ojelerimden ve rujlarımdan vazgeçmeyişim, hâlâ mücadele ettiğimin göstergesidir. Dirençli hastalıkların mütemadiyen bekçisiyim. Hiçbir zaman mutlu görünmesem de bir sıcak gülüşle açılıverir çiçeklerim.
Hayatım boyunca kahkahalarla gülemeyişimin karşılığını çok bekledim. Hep de bu noktada yenildim. Uçan kuşun bana borcu var çünkü ben o kuşun uçmasını bile hayatın güzelliği belledim.
Şimdi; ağustos sıcağı yok, kimseye selam vermiyorum, gidenleri çok kolay unutuyorum, şehirlere küfrediyorum, eskisi gibi sevmiyorum, ojelerim düzgün değil, gülümsemek bile zor geliyor, “Kuştur uçar, insandır gider.” diyorum. Ruhsuzum, ruhsuzum, ruhsuzum...

5.04.2019

Tohum

Doğum anında bir tohum serpilmiş içine. Dünyaya geldiğinde nefes almak yerine toprak atmalarını beklemişsin. Dört yıl boyunca o tohum sessizce beklemiş içinde. Bütün hayatını etkilemek için güç toplaması gerekliymiş. Dört yaşındayken seni havale geçiriyorsun zannetmişler. Oysa o, yeşermeye başlayan tohumun ayak sesleriymiş. Seni hasta zannedip sana ilaçlar yükleseler de o tohum bunların üstesinden gelebilecek kudretteymiş. Tohum yeşermeye başladıkça nöbet nöbet gelmeye başlamış hayat. Zaten o tohumun gelişmesi için göz yaşları, acılar gerekliymiş. İçinde yeşermeye başlayan bu bitki için bütün koşullar hazırmış. Nitekim beş yaşındayken tek arkadaşın ölünce de yeşillikler rahatça artmış. Bu yeşilliklerin sarmaşığa dönmesi için üzüntü şartmış. Bu yüzden hayat, senden sevdiklerini de almaya başlamış. Birer birer tanık olurken sevdiklerinin gidişine, ağlamadan durabilmek zormuş bu süreçte. 
Normalde bir tohumun yeşermesi iyi bir şeyken bu tohum yüreğine ekilmişse ancak ölüm tohumu oluyormuş büyüyüp geliştikçe. 
Yaşın arttıkça, sorumluluklar genişledikçe, yüreğinden boğazına doğru gelişmiş bu sarmaşık. Üstelik dikenleri de belirmeye başlamış, her nefes alışında kendini hatırlatmak için. Zamanla bir sarmaşık hâlini almış...
Âşık olmak zor işmiş mesela. Çok sevdiğin dostlarının terk edişleri sarmaşıkta yeni yeni filizlere neden oluyormuş. Nöbet anlarındaki kasılmalar aslında sarmaşık dallarının senin damarlarında yeni yollar açmasıymış. 
Sarmaşıklar güzel görünürmüş aslında. Mevsimine göre bazen kırmızılaşan yaprakları, yeşilken de pırıl pırıl olurmuş. Ama mevsim hep kış iken ruhunda, sarmaşık ancak zehirli olabiliyormuş. 
Ayaklara düşmüş hep sevdaların. Yüreğinin nasırlaşmasına izin vermemiş hiç sarmaşık. Üzgün, kırgın, yalnız, öfkeli, huzursuz, bîçare hâle gelmişsin zamanla. Bir pencere açabilsem sarmaşık belki oradan uzar gider, yüreğimi öyle delicesine sıkmaz demişsin. Ama doğuştan gelen bu dert bütün güzelliklere kapatmış seni. Yoksa sen de istemişsin yüreğine masmavi dalgalar çarpsın da alsın bütün tozu. 
Dile kolay tam yirmi dokuz yıl büyümüş sarmaşık. Hayatından çıkan herkes gübre olmuş da bir kişi bile çıkıp sarmaşığın bir dalını olsun kesmeye cesaret edememiş. 
Canın yanmaya başlamış iyice. Herkesin mücadelesi günün birinde yorulurmuş. Yemek, içmek, yürümek, okumak ve en çok da sevmek çok zorlayıcı bir hâl almaya başlamış. Kimseye tam olarak anlatılamayan bu durum karşısında gücünün tükendiğini ve sonun yaklaştığını hissetsen de sigortalı bir işte çalışmaya devam etmişsin. 

“Hiç kimse duymadan hükümler giymişsin.” 


İllaki her hüznün bir sonu varmış. Günün birinde gelmişler yanına, bakmışlar ki sarmaşık fırlamış vücudunun dört bir yanından. Bütün vücudun bembeyaz, dünyanın dönüşüne tanıklık etmiş yüzüne ilk kez böylesine çoğul huzur yerleşmiş ve bütün sarmaşıklar kızıl, yenik düşmüş isyanının habercisi...