Ağustoslara sitem etmek ya da karanlık masalarda hayaletlerle muhabbet gibi alışkanlıklar şart oldu yine. Samimi bir “merhaba”nın adının “aşk” diye yorumlanması beni yeterince yoruyor. Kimseyle konuşmayıp kendimi sosyofobilere hapsetsem daha iyi. Kâğıtlar boyu yazdığım sevgi sözcüklerinin canı cehenneme. En kibar el yazımla sövesim var aldandığım tüm gülüşlere.
Afişler basıp asıyorum kalbimin duvarlarına. Yazıyorum afişlere kocaman: “Bak, seni bu aldattı.” diye.
Şehrin uğultusuna kulak veriyorum bazen Sait Faik gibi. Ancak içinde “Şu ses de iyi.” diyebileceğim bir güzellik bulamıyorum.
Feci kazalar geçiriyor ruhum her yeni insanla birlikte. İnsan değil, insanlık istiyorum. Eğer böyle mahvedecekse aşk da istemiyorum. Kâğıt, kalem ve müzik istiyorum. Güzel yazamasam da güzel dinlerim. Güzel sevilemesem de güzel terk edilirim.
Bunca yorgunluğun içinde ojelerimden ve rujlarımdan vazgeçmeyişim, hâlâ mücadele ettiğimin göstergesidir. Dirençli hastalıkların mütemadiyen bekçisiyim. Hiçbir zaman mutlu görünmesem de bir sıcak gülüşle açılıverir çiçeklerim.
Hayatım boyunca kahkahalarla gülemeyişimin karşılığını çok bekledim. Hep de bu noktada yenildim. Uçan kuşun bana borcu var çünkü ben o kuşun uçmasını bile hayatın güzelliği belledim.
Şimdi; ağustos sıcağı yok, kimseye selam vermiyorum, gidenleri çok kolay unutuyorum, şehirlere küfrediyorum, eskisi gibi sevmiyorum, ojelerim düzgün değil, gülümsemek bile zor geliyor, “Kuştur uçar, insandır gider.” diyorum. Ruhsuzum, ruhsuzum, ruhsuzum...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder