27.11.2014

Geç.

hayatta hep geç kaldım bir şeylere. ama bu kez, geç kalmanın bu denli acı olacağını düşünmemiştim. çünkü ölümünle tanıdım seni ömer. sana ömer diye adınla sesleniyorum, arkadaşlarının yaptığı yorumlara baktığımda bundan rahatsız olmayacak biri olduğunu düşündüm. ayrıca sana kendimi yakın hissetmemin asıl nedeni, gidiş tarzın. epilepsi denen lanet , bir o kadar sadık hastalık yüzünden gitmişsin. e ben de epilepsi hastasıyım ama doktorlar, bu hastalığın öldürmediğini söylüyorlar hep. ben de hep bu düşünceyle kendimi ve sevdiklerimi kandırdım. 2014 yılında, böyle sebeplerden gitmek var mıydı ömer? keşke seninle yüz yüze tanışıp, beraberce çözümler arayacak vaktimiz olsaydı. birbirimizle dalga geçseydik mesela. birlikte doktorlara gidip kim ilacı daha önce bırakacak diye yarışsaydık mesela. uykusuz kalınca birbirimizi uyarsaydık nöbetlere karşı. şimdi sen gittin, ben seni gittikten sonra öğrendim. geride kalanlara sabır lâzım elbette. ama seni anlattığımda, "sebep işte"  diyenler var bile. oysa ben, hiç tanıyamadan seveceğim seni. belki senin gülümsemeni takınıp yüzüme, öyle savaşacağım bu hastalıkla, daha güçlü şekilde. sen gittin, ağlayanlar ağladı, ben de ağladım. ama en önemlisi , ben seni anlayanlardanım. ve her nöbet sonrası, bu kez de bir şey olmadı düşüncesiyle bilincimi toplamaya çalışırım. sen gittin. fiyakalı sözlerim yok şimdi. hastalıkla ilgili bugüne dek yazdıklarımdan utandım. ne olur söylesin sana bunları birileri. gitmeni engellemeyen karbamazepinin de ağzına sıçayım!

26.11.2014

Kontrol


Seneler olmuştu uzun yolculuklara çıkmayalı. O yüzden Gül için çıkacağı bu yolculuk, bulunmaz Hint kumaşıydı. Hem de daha önceden hiç görmediği coğrafyalarla tanışacak, memleketinin hiç görmediği arka bahçelerinde gezinme fırsatı bulacaktı.
Giderken yirmi dört saatlik yolda çok az uyudu. Her yeri merak ediyor, geçtiği her yeri hatırlatacak küçük notlar alıyordu defterine. Böylece dilini hiç bilmediği vatan topraklarına ertesi gün ulaştı. Yola çıkmadan bir hafta öncesinden beri sürekli bulanan midesine aldırış etmemişti Gül. “Strestendir.” deyip geçti. Zaten yeni kültürlerle tanışırken midesini düşünüp de tarihe ayıp edemezdi.
Bir hafta boyunca gezdi, fotoğraflar çekti, Mezopotamya’ya bakınca umut doldu gözleri. Artık gelmişti eve dönüş vakti. Otobüsün rengi de aynı oraların coğrafyası gibi sarıydı, bu dikkatini çekti. Derken, yola çıkalı bir saat olmadan otobüsün kaloriferi bozuldu. Kış mevsimi, hava buz gibi, beş kat kıyafet vardı üstünde Gül’ün. Yine de özellikle gece çok üşüdü Şoföre üşüdüğünü söylediğinde şoför, “Ben de üşüyorum.” deyip geçiştirdi.
Yollar bembeyaz karla kaplıydı. Hem masumluğu hatırlatıyordu Gül’e hem de ölümün yakınlığını. Bu düşüncelerle Gül uyuyakaldı. Uyandığında, yolun çoğu bitmiş, geriye sadece dört saatlik mesafe kalmıştı. Molada otobüsten indi, elini yüzünü yıkarken beynini saran düşünceleri lavabodan lağıma doğru ittirdi.
Otobüse bindiğinde muavinden su istedi. Muavin, suyu getirdiğinde almak için elini uzattığı an, sağ kolunun istemsizce arkaya doğru gittiğini gördü. Sonrası kayıp.
Gözünü açtığında kolunda serum, bir hastanenin acil servisinde yatıyordu. Hiç sormadı Gül, kendisine ne olduğunu. Zaten soracak hâli de yoktu. Onu, tekerlekli sandalye ile nöroloji doktorunun yanına götürdüklerinde, doktorun söylediklerini duymuyor; doktorun yakasındaki “Başhekim” yazısına odaklanmış, “Bu doktor başhekim olduğuna göre iyi bir doktordur herhalde.” diye düşünüyordu.
Epilepsi, halk ağzında sara, bu şekilde çalmıştı Gül’ün kapısını. Aslında çalmak değil, kapısını kırıp hayatının orta yerine oturmuş; Gül’ü adeta hapsetmişti dört duvar arasına. Bilinç kaybı yaratan nöbetlerle birlikte gelen yasaklar, ilaçlar, Gül’ün hayatını altüst etmişti. Kabullenemedi ilk başta Gül bu hastalığı. Elbette ölümcül bir hastalık değildi. Oturup ağlamayı bırakıp hastalığı araştırdı. Ne de olsa bir şeyi yenmenin en iyi yolu, onun bütün özelliklerini bilip ona göre hareket etmekti.
EEG’ye ilk girdiğinde sonucu ümitle beklemişti. “Bak.” dedi doktor sonra ona , “Kırmızı ile belirtilen yerler çoğunlukta, çizgiler bozuk. Hiçbir zaman yüzde yüz iyileşemeyeceksin ama nöbetleri durdurmak önemli bu hastalıkta.” Sonrasında bunlardan pek farklı şeyler de duymadı zaten geçen seneye rağmen.
“Davetsiz misafir” olarak adlandırdığı hastalık, belki de “yavuz hırsız”dan beterdi. Düştüğü ümitsizlikle beraber, kararmaya yüz tutmuş olan düşlerinden de bir bir vazgeçti. Hastalıkla beraber, insanlar ona acımaya başlamışlardı. Bulaşıcı bir hastalığı varmış gibi uzak duruyordu artık en yakınları. Çevresindekilere baktı Gül, ailesi artık yeterince telaşlıydı. “Bir başkasına daha bu telaşı yaşatamam ömür boyu” deyip evlilik hayallerini suya düşürdü isteyerek. Evlense de ileride çocuk dünyaya getirmek bile tehlikeliydi onun için. Hep en kötüsünü düşündü, hepsinden kaçtı.
“En sevdiği kelime ‘asi’ “ olan biri için bu hastalığın getirdiği yasaklara alışmak da zor oldu. Sıcak yasak, soğuk yasak, açlık yasak, üzülmek yasak, uykusuzluk yasak… Aşırı sevinmek bile yasaktı! Hayatı artık onun değil, sanki bir başkasınındı.
Bir gün tesadüfen bir film izlemeye koyuldu Gül. “Kontrol” isimli filmde Joy Division adlı müzik grubunun vokalinin hikâyesi anlatılıyordu. Ian Curtis de aynı Gül gibi ilk nöbetini yolda arabanın kaloriferi bozuk olduğu için geçiriyordu. Şaşırdı hâliyle Gül. Filmin sonunda ise Ian Curtis intihar etse de Gül bunu görmezden geldi. “Demek yalnız değilim.” deyip Ian’a adadı o aralar tüm şiirlerini. Yoksa o güzel kelimelerini, hiçbir tahlil falan yapmadan ona hamile ilaçları veren “profesöre” nazire olarak döşüyordu.
Neyse ki insan alışmalarda usta bir varlıktı. Gül, zamanla hastalığına ve hastalığın sonuçlarına alıştı. “Pollyanna’nın canı cehenneme.” diye düşündüğü anlarda bile hastalığına dil uzatmadı.
An geldi hastalığına şükretti. Nietzsche gibi ölmek istiyordu, belki de bu hastalık delirmenin bir yoluydu. Çeşitli şekillerde “hüsn-i ta’lilerle” alıştı hastalığına. Çaktırmadan onu
yollamak da istese, insan nasıl alışırsa ayrılığa, gözyaşlarına ve ölüme, o da hastalığına alıştı. Artık insanlara gayet rahat şekilde hastalığını söylüyor ve nöbet sırasında yapılması gerekenleri anlatıyordu. Çünkü yalnızlığa da alıştı, bu toplumun dogmatik inanışlarına da, doktorun “aura” dediği korkunç rüyalara da, dişlerini çürüten ilaçlara da.
Tarihe adını kazımış insanların çoğunda epilepsi vardı ve hastalığını bilmeyen birisi, “Beyninin çoğunluğunu kullanan insanlarda bu hastalık görülürmüş.” dediğinde kahkahalarla ona kendini örnek diye gösteriyordu.
Odasının ampullerini değiştirdi, eski yöntemdeki gibi kovayla banyo yapmaya başladı, kafeinden uzak durmak için çabaladı, kafasına tokadan başka bir şey takmamayı nispeten öğrendi, fotoğraf çekilirken flaşları kapattı, en önemlisi de ilaçlarını düzenli şekilde içti.
Peki, ne değişti? Nöbetler hiçbir zaman Gül’den elini çekmedi. Doktora gittiğinde tek kelime ona yetti : “İlerledi.” Nöbetlerden sonra en az bir hafta kendine gelemedi. İlaçlar da yarattı onda muhteşem bir alzheimer etkisi.
Gül, karbamazepinin ona verdiği yetkiye dayanarak her 26 Mart’ta baştan aşağıya mor giyinip herkesi bilgilendirdi. “Neden böyle giyindiniz?” diye soran öğrencilerine hiç bilmedikleri bu hastalığı anlattı ve onlara, hastaların “öcü” olmadıklarını söyledi. Uykuda ani ölüm muhabbetine ise hiç girmedi.
Gül’ün hayatını renklerle ifade edecek olursak, doğduğundan itibaren masmaviydi. Gökyüzü gibi sonsuz, deniz gibi bakılmaya doyumsuzdu düşleri. Hastalık birden geliverince nöbetlerle birlikte siyahı tanıdı Gül. Gökyüzü karardı. Siyah bulutlar sardı hayatını. Bir de baktı ki en sevdiği renk olan mor, bu hastalıkta direnişin, umudun adıydı. Hayatının siyah bulutlardan sonra gelen gökkuşaklarından ibaret olduğunu işte o an anladı. Şimdilerde bu sebepten dolayı, güneşini aramaya çıktı.

15.09.2014

alışıldık.

hepimizin psikolojisi bozuk evet.
bu toplumda başka türlü yaşanmıyor çünkü.
kendi halinde ev işleriyle uğraşsan cahil derler. hem ev işleriyle uğraşıp hem bir şeyler öğreneyim desen kezban olursun.
ev işlerinden haberin yoksa ama arkadaş çevren genişse bütün kötü sıfatları yapıştırırlar üzerine.
futbol izlersin ofsaytı bilmiyorsun zannederler. para kazanıp ayakların üzerinde durmanı hiç istemezler.
kitap okursun çok şey biliyorsun diye evlenmezler. etek de giysen pantolon da giysen tahrik eden olursun.
meslek seçerken öğretmen ol evlenip kocana  bakacaksın daha derler. çarşıya çıkıp gezmenin ayıp olduğu şehirler hâlâ var günümüzde.
erkekler mi? onlara ayıp günah yok. onlar ne yaparlarsa erkek adam olurlar. çünkü toplum ataerkil ya hani. bu düzen böyle de gider. şarkıdaki gibi varmadan sekizine  ergin oldu ünzile. biz de ölene dek hayattayız işte .

30.08.2014

ütopyalalala

benim adım ütopya
suni araçlarla hayaller oluştururum karanlık odalarda
gerçeklik , yalandan başka bir şey değil aslında.
sadece zihinlerde yaşarım kurtarıcı olmaktansa
benim adım ütopya
hayatın felsefesine ters düşer kimliğim
anlaşılmayacak kadar derin değilim
yoktur bir sihrim.
bataklığa dönmüş bellekleri harekete geçiririm
benim adım ütopya
sevgi perhizinde geçer ömrüm
hayali arkadaşlarla güzel günler görürüm
yoktur kalıcı mutluluklar da gözüm
benim adım ütopya
düşlerimi kostümlerden kurtarıp
sevdim bütün çıplaklarıyla ...

dil bilgisi

"sevmek" etken bir fiildi.
yani bu eylemi kimin gerçekleştirdiği belliydi.
tabi ki ben !
"sevilmek" ise mis gibi bir edilgen
yani öznesi belli değil cümleden.
kimse bu lükse sahip değil sevmeden.
"sevişmek" utanmaz bir işteş
eylemi gerçekleştirmek için bulmalısın kendine bir eş.
eylemlerin çatıları böyle giderken
bir evin çatısında 1.çoğullarda yaşamaktı hayat.
eylemi öğrendik , çatıyı öğrendik ama hep 1. tekil kaldık ya ,
kaderdendir işte o da .

3 ocak.

14.08.2014

klasikler.

merhaba ben jonathan livingstone
kanatlarımdır umudum.

merhaba ben gregor samsa
böcek olunca da tipsizim.

merhaba ben jan valjan
işim gücüm kendimi kandırmak.

merhaba ben raskolnikov
bana mı kaldı dünyanın işleri ?

merhaba ben anna karenina
intihar etmek çare değil aslında.

merhaba ben madam bovary
hanginiz anlamaya çalıştı ki beni ?

merhaba . merhaba . "yeni bir gün doğdu, merhaba . "

13.08.2014

öylesine

bazen susmak istiyor kelimeler. anlatacak onca hikayem varken , anlatılacak insan olmadığından belki.
insan , çok garip. ölüme bile alışıyorken zamanla , alışamıyorsun bir türlü yalnızlığa. istiyorsun birilerini illaki yanında. ama öyle insanlar olsun istiyorsun ki , adlarını yazarken harfler bile gülümsesin adeta.
umutsuzca atılıyorsun her kavgaya. don kişot'tan beteriz aslında. ne hayallerimiz var bizi kandıran ne de yanımızda sancho panza! alabora olmamız bundandır belki her dalgada.
gülümsemek neye yarar , içinde varsa binbir türlü yara ? hele bir de , ne güzel gülümsüyorsun , diyen yoksa ...
aşk olmadan yaşanmazmış meğer şu hayatta. hadi açalım o zaman kalplerimizi; insandan başkasına : martılara , rüzgârlara , gitara ... Tanrı aşkına !!! .

10.08.2014

desen.

"hayret , hayret nasıl da değişiyor insan... "
pamuk şekeri yiyorsun sapı elinde kalıyor hani , öyle bir duygu artık benimkisi . hiçbir şey mutluluk vermiyor eskisi gibi. alışveriş yapmıyorum mesela , takmıyorum cebimde beş kuruş olmamasını artık. duman bile dinlemiyorum yıllardır,  kırk beş çeşit objenin yüzüne bakmıyorum , kırmızı rujumu bile sadece gece yatarken sürüyorum lan , ötesi var mı? hiç kimseyi arayıp sormuyorum hatta telefonum çaldığında bazen bilerek açmıyorum . büyümek değil bu , artık yaşlanıyorum. geriye kötü şeyler kalıyor hep ; kahvem bitince telvesi kalıyor fincanda öksüz , bir fal bakanın bile yok halihazırda. yenmiş tırnaklarım var parmak uçlarımda , hiçbir zaman bakımlı bir bayan olamadım aslında. tükenmez sandığım ama tükenen kalemlerim var başucumda , beklerim belki bir gün şeytan doldurur onları da.
bu yazının gideri de ; ah yalan dünya .

9.08.2014

hayal-et süvari

rüzgârla yollanacak kelimelerin sahibiyken sen
anlamsız kalıyor şimdi ben ne desem
insanlar benliklerini kaybedip hiçbir şeyleşirken
bir sen varsın kendi yaralarına merhem
belki hiç kızın olmayacak hayatta ama
kırık düşlerin samimiyetiyle sırtında
ağzına yakışan küfür ve elinde sigarayla
cennette yerin olur elbet nihavend makamında
herkeste bırakırsın bir parçanı
gösterirsin insanlara dürüstlüğün aslını
sen ki insan kelimesinin sözlükteki karşılığı
belki de olacaksın yitik bir kabilenin son yakışıklısı ...

de.

bugün gittim dedemi görmeye
elini uzatması öpeyim diye
olsun , dedim çok takılmadım
sever nasılsa beni son torunuyum diye.
onun sevdiği gibi şeker serptik yoğurda
ben yedim artık ona yasak olsa da
Allah kabul etsin dedik prandelli'nin tuttuğu oruca
sülalede sadece ikimiz cimbomluyuz ne de olsa.
işte bunun gibi şeyleri düşünürüm
12 yıl geçmiş üstünden dedemin ölümünün
umarım onu bir gün yine görürüm
gözlerinden yaşlar akar, kendince üzülürüm .

z-aman

saat gibidir ömrümüz 
her şey ona göre planlanır 
işler durmadan gece gündüz 
geriye geçen zaman kalır 

bozuk olan saatler bile 
iki kez doğruyu gösterirken günde 
kimilerinin ömrü 
bir doğru insanı bulamadan tükenmekte 

yakınımızda bile ne kadar uzaklıklar kurulu 
ölüme ayarlı ömrümüzde 
ilk saati bulan adamı düşünün 
ya yanlış ayarlamışsa vakti ömrümüze ? ? 

24.07.2014

kara

inanmıyorum artık kimselere
ne , "bir insanı sevmekle başlayacak her şey." diyen sait faik'e
ne de "sevdiğin kadar sevilirsin." diyen can yücel'e.
olmuyor üstatlar bu iş böyle
biz , gönlümüzü altın tepsilerde sunduk da
sadece kullandılar işleri olasıya
kaldı bize hüzün , birkaç da palavra
ne yaparsak yapalım gemi ulaşmaz karaya
gerçi artık bahtlarımız kara ya ,
bizden geçen aşk meşk , girer belki onlara !!!!!

düş'en.

gittiğin gün anladım dallarıma sonbahar geldiğini
topraktan yeryüzüne püskürtüldüğüm an , temmuz'du oysaki
sayende yaşadım genç yaşımda ölüm hissini
bu kez 'gitme' sözcüğü damarlarıma ağır geldi.

sen kurdelelerle süslerken dallarımı
bizedir dileklerin diye sesim çıkmamıştı
aslında bu dilekler gideceğin yollardı
köklerimden dal uçlarına kadar bana hüzün kaldı.

benim yaprağımdın sen yemyeşildin ezelden
fırtınalardan korudum seni yaşayasın diye sen
ama anladım ki yenilenmek gerekliymiş
işte bunun için de 'yaprağın kaderi düş'mekmiş.'


"hoşça kal diyor gözler ah yaprağım düş'tün mü???"

22.07.2014

kadıköyü

haydarpaşa'nın içi yanık , dili lal
bütün dertleri artık bir kenara sal
boşver bütün dünyayı kadıköy'de kal
karşılar seni "yoldan çıkmış şarkılar"*

kız kulesi göz kırparken sana
sen el salla vapurdan jonathan'a**
deniz , ayakların altındaysa dalga dalga
korkma, kadıköy'de cenk taner'dir kaptan ne de olsa!

moda sahilinde gezerken yoksa sevgilin
sen tut yalnızlığın elinden bir ömür için
kadıköy'deysen önemi yoktur hayatından gidenlerin
ne de olsa şarkıdaki gibi , "her şey sermaye için" ***



* cenk taner albümü
* * martı kitabındaki karakter Jonathan livingstone
* * * Kesmeşeker ' in en baba şarkılarından

20.07.2014

güz-elleme (doğum günlerine)

"ölmek daha kolaydır sevmekten 
bundandır işte benim yaşamaya katlanmam" 

içime dert olmuşken yaşamak 
kalbim yangın yeri gibiyse kırık ve sıcak 
tek dilek hakkım bile yoksa tutunacak 
iyi biri değilim ben bir gün olsun hatırlanacak 

nedir bu hayatın sebebi bilmem 
hangi kavmin üyesiyim lanetlenmişim ezelden 
doğduğun güne lanet olsun demişti ya "...em" 
beddualar gereksiz , yok işte yaralara merhem 

yapmacık gülüşleri herkes kendine saklasın 
doğduğum gün değil , öldüğüm gün kutlansın 
herkes beni öldüren hayattan bir dilim alsın 
güzelsin ey ölüm , kızılsın , isyansın . 

18.07.2014

masal.

siyah günlerin ardından
güneş doğar mı yalandan
çare değildir oturup ağlasan
çıkarılmıştır adın masallardan
gör kendini artık aynada
hisset bak dönüyor dünya
çevrende kimse olmasa da
yenik kahramansın sen aslında
buz keser ellerin bedenin
kaf dağından sesi gelir hayaletlerin
kan revan içindeyse artık düşlerin
hiçbir önemi yoktur gelip geçenlerin
gör kendini artık aynada
hisset kalbini çürümüş de olsa
ıslansa da yanakların hep şu hayatta
kahramanlar da ağlar karanlıklarda.

16.07.2014

la la la

kendini altın terazilerde tartarsan 
karşına altın,elmas,en kötü ihtimalle gümüş gelir 
kendini sokaktaki adamın terazisine koyarsan 
karşına ne çıkacağı belli olmaz.

en büyük hatam işte buydu Tanrım 
ben herkesi kendim gibi sandım 
sevdiğimde karşımdaki anlar dedim, aldandım 
durdum yere gidenlerin ardından hep bakakaldım 
işte bu yüzden ağlamak gereksizdir artık 
bile bile lades denirdi bu hayata , saçmalık 
sen kendi değerini bilmezsen eğer 
bütün emekler, bütün sevgiler çöpe gider yazık 
bütün yaşadıklarım belki yazmam içindi 
o küfrettiğiniz kadın pollyanna'nın baba annesiydi 
boşuna deniyorlar insana deli 
başladım şiirine , nerede benim huni ??? 

15.07.2014

hasta la vista

ismiyle kavgalı olan kadın
yazardı her şeyi, bir tek kalem ona yakın :
içinizdeki kötülükleri bir yana bırakın
artık insan olduğunuzun farkına varın
renklerle arası yok gibiydi
biri ölünce rengi ne olursa olsun acırdı içi
acının rengi olur mu sanki
insanlıkta taraf tutulmazdı ki
uymazdı tam anlamıyla ona hiçbir görüş
sevmeye kalkışmazdı hiç , bilirdi ki hepsi sadece düş
azrail'in ninnisi onun için tatlı bir öpüş
ölüm, hayatta herkesin tadacağı gizemli gülüş
özelliklerden sıyrılmak için yazardı sadece
yoksa işi olmazdı redifle, ölçüyle , kafiyeyle
anlıyor gibi gülümserdi insanları gördüğünde
sevgi onun için artık yalnızca türemiş bir kelime
can yücel'i hatim ederdi devamlı
ne de olsa hiçbir şeye körü körüne bağlanmamalı
verilse ona dünyanın bütün malı
o hep uydurma masallarda hapsolacaktı
" hüzünlendikçe benziyordu babasına"
gözleri dolsa da o hep dik durmak zorunda
ait olamazdı hiç kimseye ve hiçbir yere hayatı boyunca
kaçarken insanlardan içinden derdi ki " hasta la vista "

14.07.2014

üç

esmer isyanına inat
güldüğünde dişleri
bembeyaz parlayan küçük adam
gelecek güzel günlerin
habercisiydi sanki
incelik onun gözlüklerinde saklıydı
ama o bunun
farkında bile değildi henüz ne yazık ki
adı da bakışları gibi kısa ve netti :
ali !
üç harften oluşan bu isimde
bulabilir insan bütün güzellikleri
alınırdı bazen ali
hasta olurdu bazen ali
bazen duygulanırdı ama
en çok gülerdi ali , bebekler misali
çünkü onun asaleti , adıyla verilmişti .




mart 2014 / bursa .