26.11.2014
Kontrol
Seneler olmuştu uzun yolculuklara çıkmayalı. O yüzden Gül için çıkacağı bu yolculuk, bulunmaz Hint kumaşıydı. Hem de daha önceden hiç görmediği coğrafyalarla tanışacak, memleketinin hiç görmediği arka bahçelerinde gezinme fırsatı bulacaktı.
Giderken yirmi dört saatlik yolda çok az uyudu. Her yeri merak ediyor, geçtiği her yeri hatırlatacak küçük notlar alıyordu defterine. Böylece dilini hiç bilmediği vatan topraklarına ertesi gün ulaştı. Yola çıkmadan bir hafta öncesinden beri sürekli bulanan midesine aldırış etmemişti Gül. “Strestendir.” deyip geçti. Zaten yeni kültürlerle tanışırken midesini düşünüp de tarihe ayıp edemezdi.
Bir hafta boyunca gezdi, fotoğraflar çekti, Mezopotamya’ya bakınca umut doldu gözleri. Artık gelmişti eve dönüş vakti. Otobüsün rengi de aynı oraların coğrafyası gibi sarıydı, bu dikkatini çekti. Derken, yola çıkalı bir saat olmadan otobüsün kaloriferi bozuldu. Kış mevsimi, hava buz gibi, beş kat kıyafet vardı üstünde Gül’ün. Yine de özellikle gece çok üşüdü Şoföre üşüdüğünü söylediğinde şoför, “Ben de üşüyorum.” deyip geçiştirdi.
Yollar bembeyaz karla kaplıydı. Hem masumluğu hatırlatıyordu Gül’e hem de ölümün yakınlığını. Bu düşüncelerle Gül uyuyakaldı. Uyandığında, yolun çoğu bitmiş, geriye sadece dört saatlik mesafe kalmıştı. Molada otobüsten indi, elini yüzünü yıkarken beynini saran düşünceleri lavabodan lağıma doğru ittirdi.
Otobüse bindiğinde muavinden su istedi. Muavin, suyu getirdiğinde almak için elini uzattığı an, sağ kolunun istemsizce arkaya doğru gittiğini gördü. Sonrası kayıp.
Gözünü açtığında kolunda serum, bir hastanenin acil servisinde yatıyordu. Hiç sormadı Gül, kendisine ne olduğunu. Zaten soracak hâli de yoktu. Onu, tekerlekli sandalye ile nöroloji doktorunun yanına götürdüklerinde, doktorun söylediklerini duymuyor; doktorun yakasındaki “Başhekim” yazısına odaklanmış, “Bu doktor başhekim olduğuna göre iyi bir doktordur herhalde.” diye düşünüyordu.
Epilepsi, halk ağzında sara, bu şekilde çalmıştı Gül’ün kapısını. Aslında çalmak değil, kapısını kırıp hayatının orta yerine oturmuş; Gül’ü adeta hapsetmişti dört duvar arasına. Bilinç kaybı yaratan nöbetlerle birlikte gelen yasaklar, ilaçlar, Gül’ün hayatını altüst etmişti. Kabullenemedi ilk başta Gül bu hastalığı. Elbette ölümcül bir hastalık değildi. Oturup ağlamayı bırakıp hastalığı araştırdı. Ne de olsa bir şeyi yenmenin en iyi yolu, onun bütün özelliklerini bilip ona göre hareket etmekti.
EEG’ye ilk girdiğinde sonucu ümitle beklemişti. “Bak.” dedi doktor sonra ona , “Kırmızı ile belirtilen yerler çoğunlukta, çizgiler bozuk. Hiçbir zaman yüzde yüz iyileşemeyeceksin ama nöbetleri durdurmak önemli bu hastalıkta.” Sonrasında bunlardan pek farklı şeyler de duymadı zaten geçen seneye rağmen.
“Davetsiz misafir” olarak adlandırdığı hastalık, belki de “yavuz hırsız”dan beterdi. Düştüğü ümitsizlikle beraber, kararmaya yüz tutmuş olan düşlerinden de bir bir vazgeçti. Hastalıkla beraber, insanlar ona acımaya başlamışlardı. Bulaşıcı bir hastalığı varmış gibi uzak duruyordu artık en yakınları. Çevresindekilere baktı Gül, ailesi artık yeterince telaşlıydı. “Bir başkasına daha bu telaşı yaşatamam ömür boyu” deyip evlilik hayallerini suya düşürdü isteyerek. Evlense de ileride çocuk dünyaya getirmek bile tehlikeliydi onun için. Hep en kötüsünü düşündü, hepsinden kaçtı.
“En sevdiği kelime ‘asi’ “ olan biri için bu hastalığın getirdiği yasaklara alışmak da zor oldu. Sıcak yasak, soğuk yasak, açlık yasak, üzülmek yasak, uykusuzluk yasak… Aşırı sevinmek bile yasaktı! Hayatı artık onun değil, sanki bir başkasınındı.
Bir gün tesadüfen bir film izlemeye koyuldu Gül. “Kontrol” isimli filmde Joy Division adlı müzik grubunun vokalinin hikâyesi anlatılıyordu. Ian Curtis de aynı Gül gibi ilk nöbetini yolda arabanın kaloriferi bozuk olduğu için geçiriyordu. Şaşırdı hâliyle Gül. Filmin sonunda ise Ian Curtis intihar etse de Gül bunu görmezden geldi. “Demek yalnız değilim.” deyip Ian’a adadı o aralar tüm şiirlerini. Yoksa o güzel kelimelerini, hiçbir tahlil falan yapmadan ona hamile ilaçları veren “profesöre” nazire olarak döşüyordu.
Neyse ki insan alışmalarda usta bir varlıktı. Gül, zamanla hastalığına ve hastalığın sonuçlarına alıştı. “Pollyanna’nın canı cehenneme.” diye düşündüğü anlarda bile hastalığına dil uzatmadı.
An geldi hastalığına şükretti. Nietzsche gibi ölmek istiyordu, belki de bu hastalık delirmenin bir yoluydu. Çeşitli şekillerde “hüsn-i ta’lilerle” alıştı hastalığına. Çaktırmadan onu
yollamak da istese, insan nasıl alışırsa ayrılığa, gözyaşlarına ve ölüme, o da hastalığına alıştı. Artık insanlara gayet rahat şekilde hastalığını söylüyor ve nöbet sırasında yapılması gerekenleri anlatıyordu. Çünkü yalnızlığa da alıştı, bu toplumun dogmatik inanışlarına da, doktorun “aura” dediği korkunç rüyalara da, dişlerini çürüten ilaçlara da.
Tarihe adını kazımış insanların çoğunda epilepsi vardı ve hastalığını bilmeyen birisi, “Beyninin çoğunluğunu kullanan insanlarda bu hastalık görülürmüş.” dediğinde kahkahalarla ona kendini örnek diye gösteriyordu.
Odasının ampullerini değiştirdi, eski yöntemdeki gibi kovayla banyo yapmaya başladı, kafeinden uzak durmak için çabaladı, kafasına tokadan başka bir şey takmamayı nispeten öğrendi, fotoğraf çekilirken flaşları kapattı, en önemlisi de ilaçlarını düzenli şekilde içti.
Peki, ne değişti? Nöbetler hiçbir zaman Gül’den elini çekmedi. Doktora gittiğinde tek kelime ona yetti : “İlerledi.” Nöbetlerden sonra en az bir hafta kendine gelemedi. İlaçlar da yarattı onda muhteşem bir alzheimer etkisi.
Gül, karbamazepinin ona verdiği yetkiye dayanarak her 26 Mart’ta baştan aşağıya mor giyinip herkesi bilgilendirdi. “Neden böyle giyindiniz?” diye soran öğrencilerine hiç bilmedikleri bu hastalığı anlattı ve onlara, hastaların “öcü” olmadıklarını söyledi. Uykuda ani ölüm muhabbetine ise hiç girmedi.
Gül’ün hayatını renklerle ifade edecek olursak, doğduğundan itibaren masmaviydi. Gökyüzü gibi sonsuz, deniz gibi bakılmaya doyumsuzdu düşleri. Hastalık birden geliverince nöbetlerle birlikte siyahı tanıdı Gül. Gökyüzü karardı. Siyah bulutlar sardı hayatını. Bir de baktı ki en sevdiği renk olan mor, bu hastalıkta direnişin, umudun adıydı. Hayatının siyah bulutlardan sonra gelen gökkuşaklarından ibaret olduğunu işte o an anladı. Şimdilerde bu sebepten dolayı, güneşini aramaya çıktı.
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder