27.12.2022

Love Bombing

     Şu aralar en meşhur deyimlerden biri "love bombing" yani "sevgi bombardımanı." Karşıdan okurken "Acaba böyle yapan biri var mı?" diye düşünüyor insan. Eğer yakın çevrenizde böyle birini bulamadıysanız belki de dönüp aynayı kendinize tutmanız gerekiyordur. Kendimden biliyorum. Sonuçta ben daima sevgisizlikten yakınan biriyim. "Herkes gidiyor, neden böyle oluyor? Hiç mi sevgi hak etmiyorum? Çok mu kötüyüm?" gibi cümleler kafamda dönüp durur. Beni hayatından çıkaran kişilere baktığımda ise hepsinin tek ortak özelliği var: Tarafımdan sevgi bombardımanına tutulmuş olmaları. Belki sadece bir kişi beni üst seviyede sevgi bombardımanına tuttu, hâlbuki ben bu konuda zaten usta olduğum için bundan etkilenmedim ve bu durum onda hayal kırıklığına neden oldu. Onu şimdi çok iyi anlıyorum. 

    Kolay kolay kimseyi sevmem ama birine yaklaştığımda, ona değer verdiğimde girdiğim bu tavır, sevgi gösterisinin ardında vahim bir durum. Çeşitli şekillerde o kişiyi mutlu etmeye çalışıyorum deli gibi. Sonuç: Ya bunalıyorlar ya inanamıyorlar ya da kendileri böyle yapamadığından eziklik duyuyorlar ama illaki gidiyorlar. Koşarak uzaklaşıyorlar. Benim zihnimde şunlar dönüyor hâlbuki: "Ben onu sevdiğimi göstermeye çalıştım. Ben bu kadar mı kötüyüm, sevgimden neden kimse anlamıyor?" gibi sorular... 

    Neyse ki kendimle ilgili fark ettiğim şu: "Love bombing"i o kadar çok yapıyorum ki "gaslighting"e geçmeden karşımdaki insan kaçıp gidiyor ve "ghosting" kısmını gerçekleştiriyor. O da aslında benim iyi bir şeyler yapmaya çalıştığımın farkında. "Neden cevap vermiyor, beni neden görmezden geliyor?" diyorum. Tamam, bazen gitmek isteyen her durumda gider; böyle sıkıntılar olmasa bile. Bu gruptakiler dışında yaşadığım görmezden gelinme durumu ise tamamen beni ilgilendiriyor. 

    Peki, neden yapıyorum bunu? Narsistlikten mi? Yoksa "Kimse beni sevmedi, sevmeyecek mi?" çığlıkları mı bu? Beni kimsenin ben olarak sevmeyeceğine beni kim/ne inandırdı? Hangi travmanın bedeli ya da? Eh, işin bu kısmı da terapistime düşüyor. 

    Artık ne bir dert ne bir mihnet... 






29.10.2022

Saçma

Yolum bir gün denizkestanelerinin memleketine düşsün isterdim ama yetiştiğim coğrafya gereği çöle alışığım. Karşıma çenesi güzel bir erkek çıksa söyleyeceği her yalana da inanırım. Bunlar hem küvete hapsedilmiş bir denizkızı 🧜🏼‍♀️ oluşumdan hem de o küvetin bile paslı durmasından kaynaklı. 

Sabah kalkınca ilk işim hava durumuna bakmak oluyor. Keşke insanların da durumlarına bakabilseydik. “Baktım, bunun canı eğlence istiyor, ben ciddi ilişki. Bunun havası beni bozar, üşütür hasta olurum.” deyip evden çıkmasaydık. O gönül evimizden… Yoksa insanlarla karşılıklı sevgi alışverişi dünyadaki en büyük AVM’lerin temeli. Yoksa hava hep güzel ama gök açık olunca kötü kâbuslar görüyor insan. Arkamda binbir ejderhalar diyarını bırakıp da uçarım yoksa. 

Orman perilerinin evlerinde oturup aylaklık ettikleri bu mevsimleri sevmiyorum. O dal senin bu yaprak benim gezebilsinler istiyorum. Evlerine sığınıp gidişleri görmezden gelmek zorunda kaldıkları bir mevsim bu. Gerçi insan da öyle yapıyor: Mezarlıktan döner dönmez -kendinden giden daha yerine varmadan- kıymalı pide bekleyenlere bu gidişi görmezden gelme çabası nedeniyle katlanıyor. Mesela yabancı bir şehirde aniden tek başına bırakılabiliyor insan ve onu tek başına bırakan her kimse sonra dönüp de bir “Nasılsın?” bile demeyebiliyor. Öyle bir anda da bu gidişi görmezden gelmek için kendine sığınıyor insan. Bu mevsimin de geçeceğini biliyor. Baharlara inandığı için yaşayabiliyor. Takvime bakıyor “Şükür, kıştan bir gün daha bitti.” diye şafaklar sayıyor. Hâlbuki bahar da sadece döngüsel olduğu için geliyor yoksa kimsenin hayatını güzelleştirme gibi bir derdi yok. Doğadaki bu döngüselliğe, her şeyin geçeceğine dair olan yaşama tarzına uyum sağlamaktan başka çare de kalmıyor. Keşke insan, doğadan bu kadar kopmasaydı. Sonuçta hiçbir beyaz tütü giymiş bir anne kedi, yılbaşı şapkası yapma derdinde değil. İnsan ise her şey olsun, daha fazla olsun derken özünü yitiriyor ve sevgisizlik bataklığına düşüveriyor. İşte, o bataklığa sinek olanlardan da uzak durmak gerekiyor. Hepsi bu. 

Gökten üç elma düşse hepsi de benim olur, yalnızlığım boyumu aşıyor.  

15.10.2022

Bitpazarı

          Yıllık iznimin son günlerini “öylesine”harcamaya karar vermiştim. “Şehir dışına çıkmıyor musun, hayret!” demişlerdi. Hâlbuki zaten kafam çok uzaklarda olduğu için izne çıkıyordum.

          İznin ilk  gününde uzun zamandır yapamadığım bir şeyi yapmak istedim: yürüyüş. Kulaklıklarımı takıp kendimi müziğin refakatçiliğinde yürüyüşe çıkardım. Midem hafiften bulanıyordu. Bir an durup kendimi her şeye çok yabancı hissettim. Ben neydim? Burası “dünya” dedikleri bitpazarı mıydı? Kimin canı kaç kuruşa satılıyordu burada? Benim değerimi kim belirliyordu da bir şeylere katlanamayan midem artık tepki veriyordu? 


          Nefes alabilme umuduyla havaya baktım, sonra da toprağa ve suya. Son kullanma tarihi geçmiş cemreler zehirlemiş gibiydi onları da. Döndüm kendime baktım, hızlandı adımlarım. Büyük fırtınalardan sonra her şeyi yeni yeni sütliman kıvama getirdiğimi hatırladım. Şimdi ise bana değerimin altında paha biçmeye çalışan biri için bütün berrak sularım bulanıklaşmıştı. Bunu fark edince acizliğime inanamadım. Kar boran bir kıştan sonra bile doğanın cemrelere nasıl yöneldiğini, kışların nasıl bittiğini, bunun için doğanın kendini kahretmeyip sadece beklediğini hatırladım. İşte o an, midemin bulantısı geçmişti. Canımın değerini kendim belirlemeliydim ve ilk iş olarak bitpazarından elimi ayağımı çektim. 

Kim bilir, belki de ben sadece korunması gereken müzelik bir eserdim? 🤷🏻‍♀️ 

29.08.2022

Ayçiçeği


Şimdi sen,yaşadığın onca hayal kırıklığıyla ve sevgisizlikle cezalandırılmaya çalışılmakla oturuyorsun o dükkânın önünde. Dükkân, rengarenk hediyelik eşyalarla dolu. Sana ise griden bozma bir ayrılık, biraz depresyon, kırık dökük bir hayat layık görüyorlar. Ağlıyorsun, uzaklaşmak istiyorsun ama ayağa kalkacak mecalin kalmamış. “Çarçur edilen birkaç ay alt tarafı…” diye düşünmeye çalışıyorsun ama sinir sistemin bir kelimeyi dahi kaldıracak hâlde değil. O dükkânın önünde mıhlanmış gibi oturuyorsun. Yaklaşık bin gün… Bu oturuşun hiç kimseyle ilgisi yok kendinden başka. Kendi kendine Pamuk Prenses’in üvey annesi olmuşsun da elmayı ellerinle sunmuşsun. O günden beri de birinin gelip seni öperek ayıltmasını bekliyorsun.

Devranı değiştirmen için geldim. Önceden orada seninle oturduğum için geç kaldım, özür dilerim. Bazen yanında sessizce oturmamak gerekiyormuş. Bazen o yükün gitmesi için uzaklaşmak şartmış. Ben, kaldırıma geçtim ve oradan sesleniyorum sana, beni duysana! Dikkatini çekmeyi zor da olsa başardım. Bunun için çok çabaladım. Gel yanıma, gel ki dükkânın nasıl yerle bir olacağını izleyelim birlikte.

Bak, sana kötü bir anı sunan o dükkân nasıl da yerle bir oluyor, görüyor musun? Yakınında ne varsa hepsi yerle bir oluyor. Enkaza dönüyor o kiralık sevgiler. Bir sokak yukarıda kocaman bir ayçiçeği tarlası var,  oraya gidip ayçiçekleri ile birlikte yüzümüzü güneşe dönmeye ne dersin? Sonra da eve gideriz, uzun zamandır hasret olduğun yere. Mor bir şalım var, sana veririm. Sıcak bir bitki çayı da yaparım ki sakinleşesin. Artık adını bile hatırlamadığın kişilerden kalan her ne varsa kepçelerle çöplüğe götürülüyor. Sen ise güvenli bir evdesin artık. Kendini yok sayıp başkalarına koşturduğun zamanlar geçti. Hayatın boyunca babanın sana gösterdiği şefkati ben de gösterebilirim sana, hiç değilse saçını okşarım yalnız hissettiğin zamanlarda. Ayılmak için bir başkasına ihtiyacın olmadığını anladın, ben buradayım sevgili Gül. Yaşayacağın çağların en güzeli hep bizimle olacak, ayçiçekleri de hep gülümseyecek sana. 

23.08.2022

Figüran

 Bana diyorlar ki “Evlensene hem anne olmayacak mısın?” 

Anneliği bilmem ama ben baba oldum. Kendi kendimin babasıyım 1,5 senedir. Nasıl leş bir his olduğunu anlatamam ama yakın örnekler verebilirim:  Acı kabak çekirdeği yemişim de ağzımdan tadı gitmiyor gibi bir his, ayak serçe parmağım sehpalara gelmiş gibi bir his ya da. 

Uyanığım ama uyanıkken de karabasan yapışır mı insana? Bu babalık rolü de öyle yapışıyor bana. En mutlu olduğum anda bile “yetimlik” aklıma gelince bir fena oluyorum. İnsan kaç yaşında olursa olsun yetimlik zor müesseseymiş. Belki de başkasından şefkat beklememek için kendi kendimin babası oldum. 

Artık her yemeğin yanında çiğ sarımsak yiyebilir, zencefil ve zerdeçalı yakınlarda bulundurur, sevmediklerime surat asabilir, herkesin yardımına koşabilir, beni paramparça etseler dahi kan bağı var düşüncesiyle affedici olabilir, hızlı konuşup hızlı yürüyebilirim. Babam gibi tıpkı. Çünkü bunların boşluğu var şu an. Kimse yapmıyorsa birinin yapması gerekiyor. Çünkü bana babamın gidişine alışmak çok zor geliyor. Ben artık baba oldum, her yürek kırgınlığında kendi başımı okşar dururum. 

9.08.2022

Bulimia

 Tarihi çok net hatırlıyorum: 1 Nisan Pazartesi. Yılın artık bir önemi yok, yıllandıkça güzel olan hiçbir şey yok çünkü. “Neden?” sorusunun cevabına ulaşamayışım götürdü beni o yola. Cümlelerim gibi kalbim de devrikti artık. Zayıflamam gerekiyordu, o zamana dek boşuna taşıdığım bütün ağırlıklardan kurtulmam gerekiyordu. “Gençsin eritirsin.” diyorlardı, “Önünde daha çok zaman var.” cümlesinin ardından. Gençken edinilen ağırlıkların faturasının yaşlılıkta çıktığını bilmiyorlar mıydı? Hayatın bir avunma arenası olması beni daha çok üzüyordu. O 1 Nisan günü çok ağladım, üzüldüm. Kendimi sorguladım “Nerede yanlış yapıyorum?” dedim. En sevdiğim Kesmeşeker albümünü bile başkasına verecek kadar gitti kafam. Hüzünlü çalma listeleri hazırladım anında. Diyete başlamak için en uygun günmüş pazartesi ya, peki bitirmenin günü var mıydı? Keşke bunu da söyleselerdi. Eğer diyete soktuğum bedenim olsaydı şimdi Gülşen’le yarışırdım. Ben ise yine bir şeyleri yanlış anlamışım: Kalbimi diyete soktum o pazartesi. Sevda diyeti. 

Terk edilmenin ardından bunun en doğru karar olduğuna kanaat getirdim. Ben bu hayata tat almak için gelmemiştim, “iki adet biletimi attım yere” ve kalbimi bütün ağırlıklardan kurtarma çabasına girdim. Gençtim ama eritilmiyordu acılar öyle hemen. Demek ki kalbime hâkim olmalıydım, kaçmalıydım. Böyle uzun süreceğini tahmin etmemiştim, kendime de şaşırıyorum. Keşke yine kalbimi oburlaştıracak bir sevdaya kapılabilseydim. Bir deri bir kemik kaldı kalbim. Vitaminsiz kaldı hatta bulimiaya yakalandı. Belki de dünya tarihinde ilk kez bir pazartesi günü başlayan diyet, başarıya ulaştı. Lakin olmaz ki sevgisizliğin de bu kadarı… 

11.06.2022

DNSK

 Onca tür arasından ne zümrüdüanka olmuşum ne tavuskuşu ne de “tûti-i mu’cize-gûye…” Bana boz renkli, sıradan bir kuş olmak layık görülmüş de öylece dünyaya uçmuşum. Hiçbir zaman araştırmalara konu olmamışım, hiç kimsenin dikkatini çekmemişim, hiçbir fotoğraf makinesinde yer edinmemişim, ansiklopedilerde satırlara düşmemişim. Yüzyıllarca yaşamışım, sırf yaşamış olmak için. Sevdalanmışım da hep geride kalmışım. Taklalar atmışım da bayağı sayılmışım. Şarkılar söylerken detone olmakla meşhurmuşum. Bunların hepsine alışmışım aslında. Acıya ne kadar alışırsan daha fazlasıyla sınıyormuş hayat oysa. Beni koruyup kollayan daha büyük boz bir kuş varmış. Onu almış hayat benden. İşte, şimdi başlıyormuş her şey. Daha o an vurulmuşum kanatlarımdan. Yerlerde sürünür olmuşum. Bunu bile görmemiş kimse. Bir adet boz bir kuşun yaşadıkları kimseyi ilgilendirmezmiş. Kapak güzeli olmak için toplum standartlarına uymak gerekliymiş. 

Bir gün öyle sürünürken bir kuyuya düşmüşüm. Seslenmişim önceleri: 

“Cucurrucucú!” Kimi duymamış kimi duymak istememiş. Ümidimi kesmişim artık. Derken bir gün kuyunun başına dev gibi bir kuş gelmiş, bol renkli ve bol ahenkli bir kuş… Benim daha önce hiç görmediğim güzellikte bir kuş. Bana kanadını uzatmış, kuyudan çıkmama yardım etmiş. Utanmışım üstümün kiri nedeniyle. Kim olduğunu sormuşum, meğer o gittiği her yeri Harikalar Diyarı’na çeviren, şarkıları nesilden nesile aktarılan, dünyanın bütün renklerini tüylerinde barındıran ve kuşların daniskası diye bilinen, dünyada tek olan kuşmuş… Hakkında anlatılanları hep dinlemişim de onu göreceğimi hiç düşünmemişim. Bana gülümsemiş, kanatlarımı sarmış, iyileşmeme yardım etmiş, ben ona yalnızlığımdan dem vurunca bana “Que van a saber de amores? (Aşk hakkında ne bilecekler?)” demiş. Kendi eşsiz şarkısına beni ortak etmiş. Bunu gören diğer kuşlar beni ilk kez fark etmişler. Mutluluğum karşısında hasetlere bile bürünmüşler. Ama o güzel kuşun oluşturduğu Harikalar Diyarı’na kötü olan hiçbir şey giremiyormuş. Bu sayede iyileşmişim, güzelleşmişim, güzel olan her şey ile hemhal olmuşum, iyi niyet timsali canlılarla temiz sularda yüzmüşüm. O günden beri yine boz bir kuşmuşum ama sürekli gülümseyen, kaygısız mutluluklarla dolu, artık başkalarına muhtaç olmayan bir kuş… 



https://youtu.be/_iYLbGtPOto

19.05.2022

Kurtuluş


Kadınların hep “kurban” olduğu masallar anlatıldı bizlere. Prensler hep kurtarıcıydı. Aile hayatında da durum farklı olmayınca öğrendiğimiz ne varsa güvenli bildik. Hep kurban olmaya meyilliydik, hep bir “beyaz atlı prens” bekledik. Kurtarıcı olmak istemeyenlere bile “Hayır, sen kurtarıcısın.” düşüncesiyle yaklaşıp onları hayatlarından bezdirdik ve sonunda yalnız kaldık. Aslında yalnız kalmak işimize bile geldi. Çünkü bu durumda yine kurbandık.

Hayat öyle ilerlemiyordu oysa. Bu drama üçgeninden kurtulmak, zorbalardan uzak kalmak, kendi kendinin kurtarıcısı olmak gerekiyordu. Zorbalara “Ne yapıyorum ben?” dedirtmek ve kurtarıcılara da bulunmaz Hint kumaşı olmadıklarını göstermek de… Zaten biz kendimiz olabilsek her şey rayına oturacaktı. Hayattaki varlığımız sadece “bebek” olmak iken “Arabada prenses var.” yazısını yapıştırdılar arka cama. Prensesler narin olur, ağlama hakları mevcuttur, kırılgandırlar, babaları kraldır, duygu sömürüsü düzenine yerleştirilirler, tek başlarına bir şeyleri başarma konusunda “yetersizdirler.” Başka bir şehre çalışmaya gittiğimde bana bir kadın olarak bunu yaptığım için neredeyse madalya takacaklardı. Bir erkek bunu yaptığında hiç de “tuhaf” karşılanmıyordu ama?

“Borcum varmış gibi kendimden gülümseme beklerken…” modunda zaman zaman kendimizi kurtarıcı olmaya zorladık. Hâlbuki kendimiz de dâhil kimse kahraman olmak zorunda değildi. Üzüldüğümüz, ağladığımız, yıkık hissettiğimiz anlar bir şekilde ya geçecek ya acısı hafifleyecekti. En kötü ihtimalle o acıyla yaşamayı öğrenecektik. Ama kurtarıcı olmak uğruna çocuklarımızı da mahvettik. Onların ödevlerini kendilerinin yapmalarına fırsat vermedik. “Aman benim çocuğum rezil olmasın, arkadaşlarından eksik kalmasın.” gibi kılıflar uydurup kendimizi süper ebeveynler yapıp çocukları da kurbanlaştırdık yani bu drama üçgeni böylece nesiller boyu aktarılmış oldu. Bu kurtarıcı raconu kesmenin kadını erkeği de yoktu. Üstelik kurtarıcılarımız hayatlarını kaybettiklerinde yaşadığımız yıkımın haddi hesabı da olmuyordu.

Filmlerdeki oyunculara oynadıkları rolleri giydirip günlük hayatlarında bile ona göre muamele ettik. Karakterlerin filmdeki ölümlerinin bile yıl dönümlerinde hayırlar yaptık. Rolde kötü birini canlandıranlara yaklaşımları anlatmaya gerek bile yok.

Kurban, zorba ya da kurtarıcı fark etmiyor; bu üçgenle kurulan ilişkiler en sonunda bizi daha çok üzüyor. İnsan ilişkilerinde belki de bu kadar köşeli değil de çember gibi olmak gerekiyor. Kendi gücümüzün farkında, biraz daha telaşsız ve gülümseyerek bakıp uyandığımız her sabaha… 



"Ya dışındasındır çemberin ya da içinde yer alacaksın..." 

10.05.2022

Başlangıç

 Aile yadigârı bir kolye gibi taşımışım kurban olmayı boynumda hep. Büyüklerimden suçlu hissetmeyi öğrenmişim. En büyük miras dev gibi dramalar, banka hesaplarının alamayacağı kargaşalar olmuş. Kendime ve kimseye güvenmemek, ailedeki rolleri devam ettirmek, döngüleri bozmamak en iyisiymiş gibi dayatılmış. “Bana kimse acımasın.” derken kendime acır olmuşum. Çarkın başına geçmek aklıma hiç gelmemiş de çarkta bir diş olmakla yetinmişim. Hüznüme ortak olmayanlara içerlemeyi alışkanlık hâline getirmişim. 

Kendim için üzülmekten öteye gidememişim. Okumaya başlayınca bana ilk olarak “çaresizlik” öğretilmiş. “Bir ağaç gibi tek ve hür” olmak övülürken “Bir orman gibi kardeşçesine…” kısmına hiç değinilmemiş. 

Dünyadaki tüm kötülüklerden kendimi sorumlu tutmuşum. Bu nedenle de mutsuz gördüğüm her insanın sorununu çözmeyi görev edinmişim, sırtıma habire yük eklemişim. İşin daha da kötüsü, her çözümde bana artı puanlar eklenecek ve bölüm sonu canavarları bana acıyacak, insafa gelecek zannetmişim. 

Kendim için bir kurtarıcı aramakla bu yaşlara gelmişim. Yüzüme gülene kurtarıcı etiketini yapıştırmışım. Oysa “bir şey yokmuş gibi davranmak” beni hiçbir şeyden kurtarmamış. Veya kurban olmaya alışık kişilere de kurtarıcı olmak ağır gelmiş, kaçmışlar. Sevgisizlik tohumları da işte böyle atılmış hayatıma: zehirli sarmaşıklar gibi… 

Rolleri herkes kendi seçiyormuş meğer. Ben de kendime kurban rolünü seçmişim. “Çok sevgisizim.” derken de hep bunu haykırmışım. Belki de başka bir rol görmemişim etrafımda. En bilindik olduğu için bunu seçmişim. Zaman zaman sıkılmışım da kurtarıcı olmak istemişim ama kendimi hor görmüşüm, başaramazmışım… Yine de hayata acı çekmek için gelmiş olamayacağımı düşünüp durmuşum. 

Ne zaman hastaneye gidilse ardından uğranan yemek noktaları, bana hastalığı bile güzel göstermiş. Kurban olmak hoşuma gitmiş. Evet, hasta olmak elimde olmasa da sonrasında benim için hastaneye gitmeler bitince de hep dikkat çekme amacıyla başka şeyler yaptım belki de, kim bilir? Belki de kurban olmamı sağlayacak olayları çektim kendime. Evren bana “Al işte, oyna istediğin gibi!” demiş olabilir mi? “Kurban” isimli müzik grubunun “Zorba” isimli şarkısındaki gibi ben korkup kaçtıkça zorbayı üstüme mi çektim yoksa? Hayatta kendime hiç sıkılacak bir boşluk bırakmamışım. 

Bir yandan da kendimden memnun olmasam gerek ki çocuk sahibi olmayı şart koşmadım kendime. Ya da karşımdakiler de çok iyi kurban rolü yaptıkları için onlara yakıştıramadım hiç çocuk sahibi olma düşüncesini. 

Herkes acısını dindirmek için farklı yollar kullanır. Ben de yemek yemeyi seçmişim. Hastane sonrası yemekleri gibi ne zaman olumsuzluk yaşasam tek rahatlama yöntemi olarak yemeği görmüşüm. Acım dinmediği gibi üstüne bir de kilolar eklenmiş. 

Birilerinin dikkatini çekmek istediğimde bildiğim en iyi yol “farklı” görünmek olmuş. Çünkü kulağıma doğduğum andan itibaren  fısıldanan buymuş. Bilinçaltım diğerleri gibi olmama düşüncesiyle yoğrulmuş. Fark etmesem de birilerinin bana acımasını sevgi zannetmişim. Başkalarının “Bu değişik tip de ne böyle?” diye yaklaşmalarını da öyle… 

Kurban olmaktan çıkmak için önümde sağlam bir rol model olmamış hiç. Öğrenilmiş çaresizliğin meşalesini yüzyıllar boyunca nesilden nesile taşımışız. Bu meşale sönerse hayat bitecekmiş gibi gelmiş. Hâlbuki “söndürme sürecini” başlatmak gerekliymiş. 

Sonunda kazananın olmadığı, acının çok iyi sevgi rolü yaptığı, dram dalında Oscar kazanabilecek filmlerle övünmüşüz. Ben de bunlardan başkasına şans vermemişim. Tek yönetmen hüzün olur zannetmişim. 

Sorunlarım için edilen yardımları farkında olmadan azımsamışım. Yardım etmek isteyene süper kahraman kostümü giydirip onu başrole oturtmuşum. Çok matah şeyler yapıyormuşum gibi onay beklemişim bir de. Başkalarının düşüncelerine bakıp kimseye yetememişim kendimce. Kaybolmuşum genellemelerde. Bazen bukalemun olsam da içimden hep sevmenin can acıttığını tekrar etmişim. “Ne kadar uyumlu olursam o kadar az acı çektirirler.” demişim, yitip gitmişim. 

Birçok yeteneğe sahip olan ben’i kafeslere hapsetmişim. Ses çıkarmasın diye yemini, suyunu eksik etmemişim. Özümü hep ötelemişim. Dışarıya “her şey yolunda” mesajı vermeye çalışırken öz saygımı kaybetmek üzereymişim. 

Mükemmeli yapmaya çalışırken yetersiz kaldığım için mücadeleden vazgeçmişim. “Ya hep ya hiç” derken ara renklere hiç şans tanımamışım. Siyahla beyaz arasında sıkışıp kalmışım. 

Defalarca diyete başlamışım, iyi hissetmek için baharı beklemişim, biri beni bir daha üzerse o zaman muhabbeti keserim diye şartlanmışım… En sonunda her sıkıntıda kendime fatura kesmişim, direksiyonun hakimiyetini kaybetmişliği tatmışım, kendime hiç hata payı bırakmamışım. 

Telkin gerçekten çok güçlüymüş de ben bu telkini kendi kendime hep olumsuz olarak kullanmışım. 

Beni kendince korumak isteyenlerin aslında bana çaresizlik aşıladığını fark etmemişim ve hayatıma alacağım her kişiden de beni “korumasını” beklemişim. (İyi ama kimden?) 

Bütün bunların sonunda en sağlam kurtarıcı olarak gördüğüm insan gidince silkinme çağı da başladı bende. Herkesin gideceği algısıyla birlikte kendime sorular sordum, düşündüm, gerçek yardımlar aldım, düşündüm: Ömrüm kurtarıcı yedeklemeye çalışmakla geçmiş. Hâlbuki en süper kahraman aynada gizliymiş. Bütün o beklediğim ilgi ve sevginin en samimisi benim kalbimdeymiş. Koşulsuz ve çok sevgiyi fark edersem onu karşımdakine verebilirmişim. Yüzleşmek, kabullenmek, takılıp kalmadan yaşamak benim en güzel dönüşüm sürecimi başlattı. Kendime dönüşüm… Hiçbir role sığınmadan, hayat için tutku duyarak… 




“Tanrım bana değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etme dinginliğini, değiştirebileceğim şeyleri değiştirme cesaretini ve ikisi arasındaki farkı anlayabilme bilgeliğini bahşet.” 



Birileri bağır çağır aklımda

Hiçbir şeyi duymuyorum, duymuyorum

Sorular sorup kendime aslında

Hiçbirini bilmiyorum, bilmiyorum” 

8.01.2022

Sunak Kafe ••••

 Annem daha bize hamileydi bizi sokağa attıklarında. Ne suçumuz vardı, hiç bilmiyorum. Dünyaya gelmeden acının faturasını kestiler. Sanki hüzünlerden avans istemiştik. Annem, bizi dünyaya getirdikten kısa süre sonra çok uzağa gitmek zorundaydı. Buna ister “açlık” deyin, ister “bakımsızlık.” İki kardeşimle birlikte öylece kalakalmıştık. Sabahın erken saatlerinde şehirde dolaşmaya başladık, güvenli bir yer daha çok gerekiyordu artık. Bir koltuk bulduk, hemen üstüne kıvrıldık çünkü çok yorulmuştuk. Uyandığımızda aynı koltuğun üzerindeydik ama koltuğu bir dükkâna taşımışlardı. Meğer yeni açılacak kafenin yeni koltuklarına kıvrılmışız. Bizi uyandırmaya kıyamadıkları gibi bize aile olmaya bile karar vermişler. Kafenin sahibi isimlerimizi koydu: Benim adım Güleç, kardeşlerim de Lila ve Leo. Uyurken de gülümsüyormuşum diye bu isim bana layık görülmüştü. Kafe açıldıktan sonra çok insan da tanıdık: Kafenin çalışanı Emin Abi, bize pek yanaşmasa bile mutlaka yemeğimizi düşünür. Üstelik daimi müşteriler olan Can ve Esra da bizi çok severler. Can da belki başka boyutlarda bir kedidir, insanları hiç sevmeyen birinin bizi bu kadar çok sevmesinin başka açıklaması ne olabilir? 

“Bir yere ait olabilme, bir evinin olması, güvende hissetme” gibi duyguları bize verdiği için Sunak Kafe’ye bağlılığımız sonsuz. Hangi canlı gün sonunda sıcak bir yatakta, köklerini saran bir toprakta, kötülüklerden uzak şekilde yaşamayı hak etmez ki?