Aile yadigârı bir kolye gibi taşımışım kurban olmayı boynumda hep. Büyüklerimden suçlu hissetmeyi öğrenmişim. En büyük miras dev gibi dramalar, banka hesaplarının alamayacağı kargaşalar olmuş. Kendime ve kimseye güvenmemek, ailedeki rolleri devam ettirmek, döngüleri bozmamak en iyisiymiş gibi dayatılmış. “Bana kimse acımasın.” derken kendime acır olmuşum. Çarkın başına geçmek aklıma hiç gelmemiş de çarkta bir diş olmakla yetinmişim. Hüznüme ortak olmayanlara içerlemeyi alışkanlık hâline getirmişim.
Kendim için üzülmekten öteye gidememişim. Okumaya başlayınca bana ilk olarak “çaresizlik” öğretilmiş. “Bir ağaç gibi tek ve hür” olmak övülürken “Bir orman gibi kardeşçesine…” kısmına hiç değinilmemiş.
Dünyadaki tüm kötülüklerden kendimi sorumlu tutmuşum. Bu nedenle de mutsuz gördüğüm her insanın sorununu çözmeyi görev edinmişim, sırtıma habire yük eklemişim. İşin daha da kötüsü, her çözümde bana artı puanlar eklenecek ve bölüm sonu canavarları bana acıyacak, insafa gelecek zannetmişim.
Kendim için bir kurtarıcı aramakla bu yaşlara gelmişim. Yüzüme gülene kurtarıcı etiketini yapıştırmışım. Oysa “bir şey yokmuş gibi davranmak” beni hiçbir şeyden kurtarmamış. Veya kurban olmaya alışık kişilere de kurtarıcı olmak ağır gelmiş, kaçmışlar. Sevgisizlik tohumları da işte böyle atılmış hayatıma: zehirli sarmaşıklar gibi…
Rolleri herkes kendi seçiyormuş meğer. Ben de kendime kurban rolünü seçmişim. “Çok sevgisizim.” derken de hep bunu haykırmışım. Belki de başka bir rol görmemişim etrafımda. En bilindik olduğu için bunu seçmişim. Zaman zaman sıkılmışım da kurtarıcı olmak istemişim ama kendimi hor görmüşüm, başaramazmışım… Yine de hayata acı çekmek için gelmiş olamayacağımı düşünüp durmuşum.
Ne zaman hastaneye gidilse ardından uğranan yemek noktaları, bana hastalığı bile güzel göstermiş. Kurban olmak hoşuma gitmiş. Evet, hasta olmak elimde olmasa da sonrasında benim için hastaneye gitmeler bitince de hep dikkat çekme amacıyla başka şeyler yaptım belki de, kim bilir? Belki de kurban olmamı sağlayacak olayları çektim kendime. Evren bana “Al işte, oyna istediğin gibi!” demiş olabilir mi? “Kurban” isimli müzik grubunun “Zorba” isimli şarkısındaki gibi ben korkup kaçtıkça zorbayı üstüme mi çektim yoksa? Hayatta kendime hiç sıkılacak bir boşluk bırakmamışım.
Bir yandan da kendimden memnun olmasam gerek ki çocuk sahibi olmayı şart koşmadım kendime. Ya da karşımdakiler de çok iyi kurban rolü yaptıkları için onlara yakıştıramadım hiç çocuk sahibi olma düşüncesini.
Herkes acısını dindirmek için farklı yollar kullanır. Ben de yemek yemeyi seçmişim. Hastane sonrası yemekleri gibi ne zaman olumsuzluk yaşasam tek rahatlama yöntemi olarak yemeği görmüşüm. Acım dinmediği gibi üstüne bir de kilolar eklenmiş.
Birilerinin dikkatini çekmek istediğimde bildiğim en iyi yol “farklı” görünmek olmuş. Çünkü kulağıma doğduğum andan itibaren fısıldanan buymuş. Bilinçaltım diğerleri gibi olmama düşüncesiyle yoğrulmuş. Fark etmesem de birilerinin bana acımasını sevgi zannetmişim. Başkalarının “Bu değişik tip de ne böyle?” diye yaklaşmalarını da öyle…
Kurban olmaktan çıkmak için önümde sağlam bir rol model olmamış hiç. Öğrenilmiş çaresizliğin meşalesini yüzyıllar boyunca nesilden nesile taşımışız. Bu meşale sönerse hayat bitecekmiş gibi gelmiş. Hâlbuki “söndürme sürecini” başlatmak gerekliymiş.
Sonunda kazananın olmadığı, acının çok iyi sevgi rolü yaptığı, dram dalında Oscar kazanabilecek filmlerle övünmüşüz. Ben de bunlardan başkasına şans vermemişim. Tek yönetmen hüzün olur zannetmişim.
Sorunlarım için edilen yardımları farkında olmadan azımsamışım. Yardım etmek isteyene süper kahraman kostümü giydirip onu başrole oturtmuşum. Çok matah şeyler yapıyormuşum gibi onay beklemişim bir de. Başkalarının düşüncelerine bakıp kimseye yetememişim kendimce. Kaybolmuşum genellemelerde. Bazen bukalemun olsam da içimden hep sevmenin can acıttığını tekrar etmişim. “Ne kadar uyumlu olursam o kadar az acı çektirirler.” demişim, yitip gitmişim.
Birçok yeteneğe sahip olan ben’i kafeslere hapsetmişim. Ses çıkarmasın diye yemini, suyunu eksik etmemişim. Özümü hep ötelemişim. Dışarıya “her şey yolunda” mesajı vermeye çalışırken öz saygımı kaybetmek üzereymişim.
Mükemmeli yapmaya çalışırken yetersiz kaldığım için mücadeleden vazgeçmişim. “Ya hep ya hiç” derken ara renklere hiç şans tanımamışım. Siyahla beyaz arasında sıkışıp kalmışım.
Defalarca diyete başlamışım, iyi hissetmek için baharı beklemişim, biri beni bir daha üzerse o zaman muhabbeti keserim diye şartlanmışım… En sonunda her sıkıntıda kendime fatura kesmişim, direksiyonun hakimiyetini kaybetmişliği tatmışım, kendime hiç hata payı bırakmamışım.
Telkin gerçekten çok güçlüymüş de ben bu telkini kendi kendime hep olumsuz olarak kullanmışım.
Beni kendince korumak isteyenlerin aslında bana çaresizlik aşıladığını fark etmemişim ve hayatıma alacağım her kişiden de beni “korumasını” beklemişim. (İyi ama kimden?)
Bütün bunların sonunda en sağlam kurtarıcı olarak gördüğüm insan gidince silkinme çağı da başladı bende. Herkesin gideceği algısıyla birlikte kendime sorular sordum, düşündüm, gerçek yardımlar aldım, düşündüm: Ömrüm kurtarıcı yedeklemeye çalışmakla geçmiş. Hâlbuki en süper kahraman aynada gizliymiş. Bütün o beklediğim ilgi ve sevginin en samimisi benim kalbimdeymiş. Koşulsuz ve çok sevgiyi fark edersem onu karşımdakine verebilirmişim. Yüzleşmek, kabullenmek, takılıp kalmadan yaşamak benim en güzel dönüşüm sürecimi başlattı. Kendime dönüşüm… Hiçbir role sığınmadan, hayat için tutku duyarak…
“Tanrım bana değiştiremeyeceğim şeyleri kabul etme dinginliğini, değiştirebileceğim şeyleri değiştirme cesaretini ve ikisi arasındaki farkı anlayabilme bilgeliğini bahşet.”
“Birileri bağır çağır aklımda
Hiçbir şeyi duymuyorum, duymuyorum
Sorular sorup kendime aslında
Hiçbirini bilmiyorum, bilmiyorum”
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder