31.12.2015

Cingıl Bels

Gözlerle çizilebilecek bir manzara değildi bu.
Yan yana odaların birinde rakı sofrası tellendirilirken diğerinde secdeye varılıyordu. Yaşamak gerek ancak bu duyguyu.
Bazı şeyleri gerçekten yaşamak gerek. Fırat suyunun akıp gitmesini durdurmaya çalışmadan seyretmek lazım mesela. Sonra eve dönüp Istıkan marka kaçak çaydan demleyip susuz içmeli. Sular akıp gider dedik ya, velhasıl gidenlerin geri dönmediği bilinmeli.
Kavram karmaşaları ya da özgürlük... Ne dersek diyelim, bir yer geliyor da düşüyoruz umutsuzluğun dibine.
Hâlbuki rakı ile secde gibi kaçak çay ile zeytinyağını bir arada görmek isterdim. Ama aşk, buna engel demek ki. Kaçak olan sadece çay değil, sevdalar sanki...

Ben tam ona inanmaya başlamışken giden insanlarda suç yok da, Fırat'ın durmasını bekleyen bende mi suç illaki?

Giden gitti, siyaha döndü kır saatleri. O çayın dibine çöken çöpten, zeytinyağının içine istemsizce düşen ekmek parçasından bir farkım yok şimdi...

27.12.2015

Kreşendo

" Zamanın eli değdi bize 
Çoktan değişti her şey 
Aynı değiliz ikimiz de..."

Yüreğimin titreyen hâlini hiç geçiremedim. Ellerim hep soğuk. Önceden yürümeyi çok severken şimdi olduğum yerde durmak istiyorum. Yürümek, aşk demek çünkü. Aşk ise ölmek... 
Bir gül'e "Nilüfer" şarkısını dinletiyorum şimdilerde yine. Mert Fırat'tan dinlemek iyi geliyor akıp giden düşlerime. Saçlarımı yine kısacık kestirsem de bu kez platin sarısı yapıp koşsam... Koşsam... Mert Fırat devam etse, " Hatalarına bir nilüferSevgisizliğine bir kalp verdim, Artık geri ver..."  
Şair gibi haykırsam ben de şarkı eşliğinde "Kimsenin hiç kimsesi olmayacağım..." 
Ben ağlıyorum, Mert Fırat söylemeye devam ediyor. Çok da iyi söylüyor: "Artık geri ver, Geri veremezsin aldıklarını, Geri verilmez hiçbir yanılgı, Yokluğuma emanet et Sen de benden kalanları...
Soğuk ellerim kuruyor. Çekiliyor canı sanki. Bir ara ağlamayı bırakıp düşünüyorum: "Bir insan hem oyuncu hem sesi güzel olunca daha ne ister ki?" Sonra acılarıma geri dönüp çarşafı öyle bir sıkıyorum ki, çarşafa rağmen avucuma geçiyor tırnaklarım ve haykırıyorum: "Kimsenin hiç kimsesi olmayacağım..." 
Şarkıyı başa alıyorum. Mert Fırat ne çok abartmış söylerken ne de ruhsuzlaştırmış şarkıyı. Tam kıvamında, tam acılara uyan bir tonu var sesinin... 
Acılarım hiç ara vermeden kreşendo yapıyorlar karşıma geçip. Dekreşendoyu bekliyorum ama  boşuna bu gel-git... 
Böyle anlarda daha çok şiir okuyorum ki züğürt tesellisine bulanayım. 
Jan Ender Can'ın dizelerini hatırlıyorum o vakit: 
"Seni bu kötü hikâyelere bu kötü şehirlerde alıştırdılar. Neden hiç tanımadığın insanlardan çıldırıncaya kadar merhametsizlik bekliyorsun? Bak, iyi adamlar yalnızlıktan ölüyor. İyi kadınlarsa kötü adamların balkonlarından yeryüzüne bakarken..." 

Bak şimdi, sen kötüsün o zaman. 
Ben ise iyi olamayacak kadar yorgundum, buydu aslolan. 

Ağlayışıma aldırmayıp açıyorum şarkının sesini, Mert Fırat söylesin daha iyi: "Her şeyi al, Bana beni geri ver, Bir şansım olsun, Başka yer, başka zaman, Sensiz ömrüm olsun..."


Mert Fırat - Nilüfer





Yine mi Başlık

Pet şişeleri, onların kâğıdını çıkararak kullanmayı seviyorum. Sanırım her türlü etikete karşı oluşumdan kaynaklı bu. 
Kadife perdelerin  kattığı nostaljik havaya bayılıyorum. Her an bir yerden Neşe Karaböcek çıkıp şarkı söyleyecekmiş gibi hissettiriyor bana. 
Askıyı tutan tek bir çivi var. Düzeltmiyorum çünkü "asılmanın" her türlüsüne karşıyım. 
Masanın üstünde, baş ucumda, çekmecelerin üstünde renk renk ojeler geziniyor. Pek de kullanmama gerek yok artık ama ojelerin yarattığı havayı seviyorum. 
Bir sürü kıyafet... 
Kitap... Daha çok kitap... Deli gibi kitap... 
Bir köşede ilaçlar... 
Boya kalemleri... 
Duvarın bir yanı mor, bir yanı eflatuna döner gibi... 
Gitarım da şuralarda bir yerdeydi. 
Posterler... İmzalı-imzasız posterler... 
Balkon kapısı... Önünde kocaman bir yastık, "Seni seviyorum." temalı... 

Giyineyim de çıkayım dışarı. 

26.12.2015

Affet.

Merhaba,
Ben geldim yine. Yine ve yine...
Bu kez gitmemek üzere geldim. Belki biraz hamdım, yandım da geldim.
Sen, 25 yıldır hep benimlesin. Belki daha önceden de öyle, bilmiyorum. Ama ben şu dünyaya geldiğim günden beri yanımda olmak istediğinin farkındayım.
Bugüne dek, birlikte iyi ve kötü günlerimiz oldu. Kötü derken, benim bazı şeyleri Sana yüklemeye çalıştığım zamanlar oldu. İşin en kolay kısmıydı bu. Kolaya kaçmakta da ustadır hani insanoğlu, benden iyi bilirsin.
An oldu, "Neden?" dedim, an oldu sadece Sana yöneldim. Birçok hatam oldu. Ama biliyordum ki Senin varlığınla ayaktaydım. İnsanlarla anlaşamadığım zamanlarda Sana koştum. İşte asıl sorun buydu belki, Sen sadece çaresiz zamanlarda hatırlanmamalıydın.
Cahilliğime, kıymet bilmezliğime rağmen merhametini hiç benden esirgemedin. Öyle güzellikler sundun ki bana, gülümsedim. Şımarık bir çocuk gibiydim ben. Tolstoy'un dediği gibi, "Bütün mutsuzluklar yokluktan değil, çokluktan ileri gelir."di zaten. "Derya içinde deryayı bilmeyen bir balık" gibiydim. Aklım vardı oysa, neden daha iyi yönlendiremedim?
Geç oldu. Güç de oldu. Şu yaşıma dek Senin söylediklerini yapsam çok daha mutlu olacaktım. Çünkü hep Senin dediğine vardı her şey.
Çok  da kötü değilimdir umarım. Her şeyin bir telafisi de var mıdır? En azından varlığını bildiğime hep şükrettim. Kendimi aklamak değil bu, sadece umudumu büyütme çabası. Ben, zikrediyorum adını, bütün yollar Sana varalı...
Geldim. Otobüsü kaçırdım da geldim; koşarken takıldım, sendeledim belki ama geldim. Kalbimi yara bere içinde bıraktım ama belki hüzünlü kalbi daha çok seversin?
Şimdi, kış mevsimini yaşatıyorken ben ömrüme, baharı Sende bulmaya geldim. Güneşi benden esirgeme, n'olur. Yapraklarım dökülse de affedişinle ruhum  huzur bulur, dallarım tomurcuğa durur.
Sen bana şah damarımdan da yakınsın, onca hataya rağmen Gaffâr ismine sığındığım Yaradan'sın.

25.12.2015

Züğürt Tesellisi

          Hava çok soğuktu. Cebimde birkaç lira bozuk para ile uzunca bir yolu koşarak geldim yanına. Ellerim buz  gibi olmuştu ama bir bardak çayın sıcaklığında ısınmaya yüz tutmuşlardı bile.
          Seninle her konuştuğumda bir şeyler öğreneceğimi biliyordum. Yine öyle oldu. Bu kez, çok güzel şarkılarla tanıştım sayende. Ve o şarkıları nasıl değerlendirebileceğimi de öğrendim.
          Bana söylediğin her şeyin bir nedeni vardı, her seferinde bunu anlamıştım. O yüzden artık sana daha sıradan davranmaya da başlamıştım. Birbirimizi tanımaya başladığımız ilk zamanlarda seni suçladım, anlamadığını düşündüm, hatta belki bencil olduğunu bile zannettim. Oysa senin benim için söylediğin her şey, benim yararıma oluyordu, neyse ki bunu fark ettim.
          Parayla ölçülen mevzular değildi konuştuklarımız. Çoğu zaman da cebimizdeki son parayı çaya, oralete harcıyorduk. Kimde para varsa o, "Bugün çaylar benden." diyordu ve bu sayede samimiyet de taze tutuluyordu. Çünkü şu an yanımızda olmayan birçok insanın tamamen kapitalist bir anlayışla yaklaştığını biliyorduk.
          Bugün de yine müziğe dair, sanata dair, şiire ve insana dair yapılan güzel bir sohbetten sonra ellerimi buz eden o havada yürümeye başladık. Ön yargılarımı yıktığımdan beridir, yanında güldüğüm nadir insanlardansın. Sonra, cebimizde birkaç lira bozuk para varken bilgisayara program yükletmek için internet kafeye girmeye karar verdik. Para isteyip istemeyeceklerini düşünürken "İnsanlık öldü mü be, alt tarafı bir 'setup' atacak!" dedim ben. Sonra, senin bir şey demene fırsat vermeden bastım kahkahayı, "Pardon, bu söylediğime ben bile inanmadım." diye de ekledim. Sonuç olarak internet kafedeki adam bizden para almadı. Dışarı çıktığımızda, "Gördün mü bak? İnsanlık ölmemiş." dediğin an gülümsemenin en içteni geldi, yüzüme yerleşti.
          Cebimizde hâlâ bozuk paralar duruyordu. Birer paket cips aldık kendimize. Sabahtan beri bir şey yememişiz! Soğuk havada, ellerim donuyorken ve seninle yürüyorken ketçaplı cips yemenin de tadı başka! "Kilo veremeyeceğiz." dediğin zaman "Ama yürüyoruz da aynı zamanda." şeklinde iyimser bir tepki vermiş olmam da şaşırtıcıydı. Gerçi züğürt tesellisi gibi olmuştu biraz ama...
          Ayrılmadan önce çıkıverdi dilimden, "Sen çok iyisin." cümlesi. "Ama kıymetini bilmiyorlar..." Ve bir cümle, noktasına kavuşmuş gibi oldu o an. Çünkü sen, gerçekten iyiydin. Çünkü sen, bugüne dek çıkar için beni kandırmamıştın. Çünkü sen, bugüne dek yalan söylememiştin. Falan filan...

E

Epilepsi için ilk kitabı milattan önce Hipokrat yazıyor. O dönemlerde, insanlar epilepsi hastalarını “şeytan” olarak görüyorlar. Hipokrat da kitabında bu insanların “şeytan” olmadıklarını, epilepsinin bir hastalık olduğunu ifade ediyor. Ama tabi o dönem insanlarını buna inandıramıyor. İşin tuhaf yanı, o günden bugüne binlerce yıl geçmiş olmasına rağmen hâlâ bize “içine cin kaçmış” gözüyle bakılıyor. Okuyup üfleyerek iyi olacağımıza inanıyorlar. Ya da bizi “deli” zannediyorlar, buna şahsen tanık oluyoruz. Hâlbuki epilepsi ruhsal değil fiziksel bir hastalık, bunu hep hatırlatıyoruz. Nasıl ki örneğin,  şeker hastalığı normal karşılanıyor toplumda artık, epilepsi de bizim sinir sistemimizde var olan bir rahatsızlık. Ancak işte o devirler öncesi anlayış hâlâ devam ettiriliyor kuşaklar arasında.
İnsanlar, bu tarz inanışlardan ötürü, bizi bakışlarıyla bile aşağılıyorlar. Nöbet geçirmeyi bırakın, epilepsi hastası olduğumuzu söylediğimiz zaman bile bizden uzaklaşıyorlar. En yakın arkadaşım, yanında nöbet geçirdikten sonra bana “Ben senden korkuyorum.” demişti mesela. J Bunun gibi bir sürü tavırla karşı karşıya kalıyoruz.
Çocukken her şey daha zor oluyor. Ben dört yaşından beri epilepsi tedavisi görüyorum ve o zamanlar ne olduğunu bilmiyordum. Doktora gidiyoruz, kafama kablolar takıyor, gözümü kapatmamı söylediği zaman ben muziplikten açıyorum, tekrar EEG çekmek zorunda kalıyor falan… Bir çocuğa epilepsiyi anlatmak çok zor. İlkokula başladığımda annem öğretmenime dikkat etmesi gerektiğini söylemişti.  Neden öyle söylediğine anlam verememiştim mesela, diğer çocuklardan ne farkım vardı ki benim? Epilepsi hastalarının çok yorulmaması da gerekiyor. Bu yüzden okul hayatım boyunca beden eğitimi derslerini hep idare ettim, arkadaşlarım bahçede koşarken, ben kenardan onları izlerdim. Bu tarz şeyler ister istemez hem diğer insanların seni dışlamasına sebep oluyor, hem de sen kendini dışlıyorsun. Bir de epilepsiye olan toplum bakış açısı yüzünden yeterince bilgi sahibi değilsin. Büyüyünce anlıyorsun birçok şeyi.
Bazıları da bizi engelli olarak görüyor. “Aman şunu yapma nöbet geçirirsin, aman ilacını içtin mi, sakın uykusuz kalma…” gibi cümleler bizi daha çok eziyor aslında. Çünkü biz, nöbet anları dışında zaten “normal” bir hayata devam ediyoruz. Öyle her anımızı engelleyen bir hastalık değil bu. Bir de bu hastalığa “epilepsi” denilmesini istiyoruz, “sara” değil. Çünkü toplumda kullanılan isim sara, direkt önyargı oluşturuyor insanlarda. “Epilepsi” kelimesi, tıbben daha doğru.
Epilepsi hastaları iş bulamayabiliyor bazen. Çünkü o bahsettiğimiz önyargı, inanın en eğitimli insanlarda bile oluyor. Sürekli ilaç kullanıyor olmamız bile tuhaf karşılanabiliyor, ilaç içerken ne ilacı olduğunu soruyorlar hemen. Yemek  yemek, su içmek gibi, ilaç içmek de bazı insanların hayatına devamını sağlar oysaki. J Dünya üzerinde 65 milyon insanın etkilendiği bir hastalığa nasıl böyle önyargılı olabiliyorlar anlamak zor. Çünkü epilepsi her yaştan, her bireyde görülebilen bir hastalık.
Aileler de telaş yapıyorlar. Ne yapacaklarını bilemiyorlar. Yalnız bırakmak istemiyorlar, dışarıdayken telefonu duymasan kesin nöbet geçirdiğini düşünüyorlar. Onlara hak veriyoruz tabi ki ama onların bu telaşı sadece bizi daha da üzüyor.
En çok anlatmaya çalıştığımız konu da nöbet sırasında ilkyardım. İnsanlar gerçekten hep kulaktan dolma bilgilerle, yarım yamalak bir şeyler yapmaya çalışıyorlar. Tabi nöbet geçirirken görüp de kaçmamışlarsa. J Mesela, çok bilinen, sürekli televizyonlara çıkan bir alternatif tıp uzmanı, geçenlerde sosyal medyada ilkyardımı anlatırken “Soğan koklatarak kendine getirebilirsiniz.” yazmış. Oysa nöbet geçiren birine soğan, alkol, kolonya vb. şeylerin asla koklatılmaması gerektiğini tıp doktorları sürekli söylüyor. Çünkü bir bayılma değil bu, nöbet. Nöbet anında yapılması gereken hastayı yan çevirmek öncelikle, çünkü dilimizin nefes borusunu tıkamaması gerekiyor. Yanlış ilkyardımda sakat kalma, ölme gibi riskler var ki bunu hiçbirimiz istemeyiz tabi ki. Halkın bilinçlenmesini, bilgi sahibi olmasını istiyoruz çünkü gelip “Siz evlenebiliyor musunuz?” gibi saçma sapan sorular sorabiliyorlar. J
Not: Tabi ki evlenebiliyoruz. J
Bir de insanlar bizim toplum içinde yetersiz olacağımızı düşünüyorlar. Aslında tarihe baksalar, ne kadar başarılı insanların epilepsi hastası olduğunu duyduklarında çok da şaşırıyorlar: Aristo, Socrates, Van Gogh, Charles Dickens, Niccolo Paganini, Jean-Jacques Rousseau, Blaise Pascal, Molière, Michelangelo, Leonardo da Vinci, Dostoyevski, Neyzen Tevfik, Napoleon Bonaparte… gibi örnekleri mevcut.
Hepsi de çeşitli alanlarda bütün dünyanın kabul ettiği isimler.

Önyargılı durumlar aslında ilk başlarda sıkıntılı oluyor, üzülüyor insan ister istemez. Ki bize üzülmek yasak. J Alışıyor insan bu tepkilere zamanla ama değişmesini de istiyor tabi.

Tekrar söyleyelim, epilepsi, nörolojik bir bozukluktur.  Ruhsal durumumuzu bozan şey, toplumun önyargıları ve tavırları. J Bu algıyı yıkmak için 26 Mart Epilepsi Duyarlılık Günü ve her kasım ayı Epilepsi Duyarlılık Ayı olarak geçiyor. Birçok insanın bundan da haberi yok. Epilepsinin rengini mor olarak belirlediler ve her 26 Mart’ta mor, epilepsi temalı tişörtler giyip insanları epilepsi yönünde bilgilendirmeye çalışıyoruz.

Beklentimiz, bize de “normal” insanlara yani epilepsi hastası olmayan insanlara davrandıkları gibi davranmaları. Biz “öcü” değiliz. J

10.12.2015

SUDEP


Yanında olmaya çalıştıkça beni itiyor oluşun
Başıma giren ağrıların sebebiyken
Denize bakmaktan vazgeçerim
Bilmem kaç mil kaçarım kendimden.
Bir yokuşun orta yerinde
Tıkanıp kalan gençliğimin
Sahip olduğu tek zanaat seni sevmekti
Beni en iyi sen bilirsin.
Ayak seslerini duymazdan gelirim.
Sabaha ya çıkar ya çıkmaz bedenim.
Bilmediğim bir şehirde
Otobüsten yeni inmiş gibiyim.
Artık, dedim, bu harp bitmeli,
Münakaşa etmeden bir yol çizilmeli,
Dünya ötede lakin
Dünya benim dışımda yaşanıyor idi.
Oturduğum sokağa varamayan çaresizliğime
Dehşetli kaftanlar biçilmiş bile olsa
Yine de yaşıyorum işte
Yalpalaya yalpalaya…



*SUDEP: 
Epilepside Nedeni Açıklanamayan Ani Ölüm 


8.12.2015

Akşamsefası

Bir akşamsefasının hüznüne konuk oldum:
Güzelliği sözaçmazlıklar içinde gidip geliyordu.
Hâlbuki sabaha olan küskünlüğün
En ateşli savunucusu oydu.
Varsayımlı taraçalara konuk olurdu hep,
Eğlencesi de parayla ölçülemeyecek.
Peltek ayçiçekleri gibi
Güneş’e hiç minnet etmeyecek.
Doğa tarihinde bambaşka bir yerde,
Aslanağzıyla komşu olur duvar diplerinde,
Tohumları  dönmek üzereyken kahverengiye,
Almış onu inceden düşünce.
Ne olduğunu merak ettim.
Adı “sefa” iken sebebi neydi boyun bükmesinin?
Sonradan durumu fark ettim:
Gündüzsefasını getirmişler yanına,
İnat yapar gibi ona.  
Gece onu kimseler fark etmezken
Gündüzsefasına  hayran olurlarmış âdeta.
O günden beri
“Kahkaha çiçeği” de denmiş gündüzsefasına,
Akşamsefası hep kenarda, kıyıda.


26.11.2015

Ne O ?

"Hey, Teacher, leave those kids alone! " diyerek büyüyen biri olduğumdan mı bilmiyorum gidip öğretmen oldum. :) 
Pink Floyd, her zaman bir sığınaktı hayatımın her döneminde. Ne kadar küçükken başladım dinlemeye bilmiyorum ama Pink Floyd'la beni tanıştıran ilk kimse bana en büyük iyiliği yapmış olmalı. 
Sığınak dedim, çünkü kaçmak istedim hep hastahane kokularından, EEG sonuçlarından, düzenli olarak almak zorunda olduğum ilaçlardan... Epilepsi, hayatımda yokmuş gibi göründüğü anlarda bile hep varmış, bunu altı yıl önce tekrar anladım. Bu hayat sürecinde, müzikti hep beni ayakta tutan. İnsanların yüzlerini görmek istemediğim zamanlarda, kulaklığımı takıp
" Goodbye, cruel world, 
I'm leaving you today.
Goodbye, goodbye, goodbye. “  dinleyerek dünyayı adımladığım çok zaman olmuştur.
Hayatın tanımını sorduklarında hep şöyle derim yıllardır:

Bir kumsaldayım. Şehir alev alev yanıyor. Bütün insanlar kumsala sıkışmış. Bir taraf ateş, diğer taraf su. Kimse bir yere gidemiyor. Ama kimsenin de umrunda değil bu. Görmezlikten geliyorlar. Ben, kendi çabalarımla derme çatma bir sal yapıyorum ve denize açılıyorum. Düşüncem şu: Başka bir kara olmalı. Bu dünyada ya da değil ama başka bir kara parçası var olmalı! Ulaşır mıyım bilmiyorum karaya ama en azından bir şeyler yapmış olacağım kendi adıma. O eleştirdiğim diğerleri gibi hayat güllük gülistanlıkmış gibi davranmayacağım. Acıkma, susama yok bu yolda. Sadece bir amaç var. Ve ben bu yolda ölebilirim de, çünkü martı Jonahtan gibi benim ruhum, hep daha ileriye!


Benim için hayatın tanımı böyleyken geldi Pink Floyd’un The Endless River albümü. Kapak fotoğrafına baktığımda “Yok artık!” dedim, çünkü benim yukarıda yazdığım hayat tanımını görselleştirmişlerdi âdeta.

Bundan da öte şöyle bir durum var şimdi: Neo Beat oluşumunu hep desteklemişimdir çünkü o bahsettikleri “yaşam coşkusu” hep çekici ve olması gerektiği gibi gelmiştir. Bu güzel arkadaşlar bir de epilepsiye olan bakış açılarını “Epilepsi, ruhun bedenin sınırlarının ötesine geçme iradesinin dışa vurumudur.” diye tanımladıkları an, iyice kendilerini bana sevdirmişlerdir. Şimdi, 5 Aralık’ta bir Underground ArtFest düzenliyorlar. Epilepsiye de dikkat çekecekler.  Onun afişine baktım da ne gördüm dersiniz? Pink Floyd’un The Endless River albümünün kapağından yola çıkmışlar.

Durdum bir an.
Sonra oturdum ağladım.
Utanmasam “İyi ki epileptiğim.” diyecektim.

Hayat tanımım, Pink Floyd, epilepsi, Neo Beat… Hepsi bir arada.

O zaman dans!

Ian Curtis edasıyla! 

24.11.2015

Atanamayanlar 2

Öğretmenler gördüm bugün okul çıkışlarında,
Ellerinde çiçek demetleri, hediye paketleri…
Gülümsedim mecburen dünyaya
Ama hep aynı soru aklımda:
Ben neden onlardan değilim ki?
Diplomam duruyor evde,dosya arasında
Eğitim fakültesinden mezunuz ya
Öğretmen diyorlar sıfatımıza lafta
Herkesin sorduğu soru:
Atanamadın mı sen daha?
Bu sene beşinci kez gireceğim sınava
Başka üniversiteye başlasaydım mezuniyetten bu yana
Çoktan mezun olmuştum aslında.
Mesleğimi yapmak için değiştirdiğim şehirler,
Hak etmediğim maaşlar,
Hastayken bile çalıştırıldığım günler
Şahittir benim mesleğime olan aşkıma.
Ama bunlar kimin umrunda?
İki sene dershaneye gittim kursa,
Belki atanırım umuduyla.
Yazık oldu verdiğim paralara.
Ben mezun olmuşum okuldan zamanında
Neden benim işim hazır değil?
Neden kimse, “Öğretmen olma.”demedi zamanında?
Öğretmenler Günü bugün
Hani, neden yok öğrenciler etrafımda?
Mesleğimi yapamıyorum ömrümün en güzel çağında
Psikolojim de bozuluyor evde oturdukça
Peki bunların hesabını kim verecek her iki dünyada da?

On altı yıllık emek boşuna…
Gidip genel kültür çalışayım bari biraz daha.

 Ya da kısaca, "simit sat, onurlu yaşa..." 

23.11.2015

Öğretmenler Günü

Bugün Öğretmenler Günü. Ben 25 yaşındayım ve üç senedir bir şeyler öğreniyorum şu hayatta. Senin sayende o da. Hayatıma girdiğin zamanlarda kendini böyle sevdireceğini düşünmezdim hiç. Derdim ki “Çok şey öğrendim şu yaşımda.” Öyle olmuyormuş o işler. J
Önceleri, bir insanı uyurken seyretmenin güzelliğini keşfettim. Doyulmaz mı hiçbir insana bakmaya? Saatlerce seni seyrettim uykunda, sen yeter ki yalnızlığa hiç bulaşma. Kokun sonra… Cennetten bir köşkü andırıyor adeta. Sana özel verilmiş olmalı o koku. Oksijenden kıymetli olmasının başka açıklaması olamaz ya…
Bana ilk gülüşünle hayat aşılandı damarlarıma. Bana kızarak bakman bile bambaşka bir mutluluk oysa. İnsanın bir erkeği herkesten kıskanmasını anlamazdım, büyük konuşmuşum oldukça. Şimdi, biri sana bir şey söylemek istese, bir arkadaşın seninle “kavgaşıyor” olsa canımdan can kopuyor. “Kapat gözlerini, kimse görmesin, yalnız benim için bak yeşil yeşil…” diyor hani şarkıda, işte öyle bir sevda…
Seni üzene bile kötülükle karşılık vermiyor olman, insanlığının kanıtıdır. Gözlerin doluyor ve içine atıyorsun bütün fırtınaları. Bir oyuncak için şiddete başvuran diğerleri gibi olmuyorsun asla. Seni sevene de sevgini nasıl göstereceğini şaşırıyorsun, kâh gülerek kâh güzel sözlerinle mutlu ediyorsun onları. Muhtaç olduğumuz insanlık, senin damarlarındaki kanda saklı…
Senin sayende her defasında sabretmeyi, gülümsemeyi, hiçbir şey olmamış gibi davranmayı, insanları üzmemek gerektiğini öğreniyorum ben. Sensin beni baştan var eden.
Adının “Muhammed” kısmının bütün hoşgörüsünü taşıyorsun, adını yaşatıyorsun. Sayende benim de adım yaşıyor, yüzüm “Gül”ümsemelerle doluyor.
Sen bana “asker arkadaşım” dedin, “iki kardeş olalım” dedin ve hepsinden de önemlisi kendiliğinden bana “anne” dedin.
Ben teyze olmanın anne yarısı olmak olduğunu ilk seninle öğrendim…


Öğretmenler Günümüz kutlu olsun çocuk. J

13.11.2015

Döngü

Dünyaya karşı tepkimi
Dudaklarımı ısırarak veriyorum
Tuzlu her şeye düşman oluyorum sonra
Suçlu benim işte bu oyunda da
Büyürken
Ya "cıs" dendi, hiç konuşulmadı bir şeyler hakkında
Ya da masalların biteceği anlatıldı ama hep iyi sonla
Artık, süt içecek kadar değiştim
Anlatmak, eskilerde kalan bir deyim
Günahlara girerken hiçbir şeyin farkında değildim
Kimsenin beni sevmemesidir bütün nedenim
Ancak bunu hiç düşünmediklerini iyi bilirim

Hangi yemeği yediğimin
Üstümde ne olduğunun
Saçımın şeklinin
Hiçbir önemi yok şimdi.

Ağlamayı bile unuttum, öyle şeyler yaşadım ki

Anladım, evlilikler sahte gülümsemeler üzerine kurulurmuş
Ve bütün sevgiler bir varmış da sonra hiç yokmuş...



7.11.2015

Cinsi, Cibiliyeti

Doğan her gün biraz daha yük olarak biniyor omuzlarıma. Yüreğime sonsuz kombine bilet almış acılar sanki, hiçbir maçı kaçırmıyorlar.
Dünyada o kadar savaş varken neden benim bulunduğum tarafa düşmüyor bombalar?
Böyle kepaze bir hayatı kim arzular?
Sadece bir kitap almak istiyorum, o bile sorun yaratıyor yakın çevremde.
Çünkü bu sene çalışmıyorum, oturuyorum ya evde.
Diyorlar ki bir de para önemli değil bilmem ne...
Seni aşağılık bir zavallı olarak görüyor kendi ailen bile.
Sürekli bir bastırma duygusu, sürekli kendine ya da toplumun çoğunluğuna benzetme çabası... İşte anne baba olmanın tanımı.
Bu yüzden anne olmayacağım hiç. Olur da kendimi tutamayıp çocuğumu topluma benzememekle suçlarım... O zaman ne anlamı kalır "anne" kavramının?
Kimsem yok. Kimse de bunun farkında değil. Herkes yanımda zannediyor kendisini ama kimse yanımda değil.
Olmasın kimse, derdim de bu değil. Ama beni suçlamasın, uzak dursun dedikçe akbaba suretleriyle geçiyorlar önüme.

Sevmiyorum kimseyi. Hiç. Bir gram bile.

4.10.2015

Atanamayanlar 1

Daha okula başlamadan önce öğrendim okuma-yazmayı. Çok hevesliydim o zamanlar. Okuma-yazma bilince bir halt olacağını zannediyor insan o yaşlarda.
İlkokul birinci sınıfın ortalarında, öğretmen bir cümle yazıp kesme işaretini sormuştu. Bir tek ben bilmiştim 45 kişilik sınıfta. "Aferin." demişti öğretmen. Belki o gazla geldim buralara. İkinci sınıfta ise İstiklâl Marşı'nın iki kıtasını ezberlememizi isterken ben on kıtasını birden ezberleyip çıkmıştım tahtaya.
Bir rivayete göre de zekâm ileri düzeydeydi yaşıtlarımdan. Direkt ikinci sınıftan başlatmaya kalkmışlardı beni hatta. Gerek yoktu böyle şeylere ama. Zaten o dönemlerde zekâsı ileri olanlardan korkulurdu, değil ki ekstra bir çaba gösterilsin eğitim anlamında.
"Büyüyünce ne olacaksın?" sorularına hep "Türkçe öğretmeni" diye cevap verirdim. Liseye geçtiğim zamanlarda biyolojiye olan sevgimden ötürü sayısal olayım dedim, lakin fizikten bir kelime anlamıyordum. Eşit ağırlığa geçsem diye düşündüm ama matematiğin mantığını da oturtamıyordum. O bölümlere gidip sonuncu olmaktansa  sözele gidip en iyilerden olurum, dedim ve sözel seçtim. En yakınımdaki insanlar "Sözel seçip kendine yazık ettin." dediler, güldüm geçtim.
ÖSS sınavında tek hedefim radyo,sinema okumaktı. Fakat puanım beklediğimden çok daha yüksek gelince öğretmenlik muhabbeti başaldı. "Bir bayan için en iyi meslek, tatili çok, kocana vakit ayırman lazım ilerde..." gibi zırvalıklara inanıp orta okuldan beri zihnimde yatan düşünceyi seçip öğretmenlik yazdım ve kazandım.
Dört sene boyunca hiç takılmadan gayet de iyi ortalamalarla okulu tamamladım. Son sınıfta okul bitsin de iş hayatı başlasın diye bekliyorduk. Zannediyorduk ki devlet bizi bekliyor iş vermek için. Dershanelere yazıldık. Haftanın altı günü dershane ve okul arasında gidip geliyorduk. Sonuç mu? Senenin sonunda girdiğimiz KPSS adlı sınavda sınıftaki 30 kişiden sadece bir tanesi geçti, atandı. Evet, sadece bir tanesi.
Tepetaklak oldu her şey bir anda. Tam on altı yıl boyunca okuduk, çaba harcadık, emek sarf ettik, para döktük, zaman geçirdik... Ve sonuç kocaman bir hayal kırıklığı.
İlerleyen zamanlarda tekrar dershanelere yazıldı bazılarımız. Ben de yazıldım ikinci kez. Bir taraftan da "ücretmen"lik yapıyordum. Yeter ki yük olmayayım kimseye daha fazla diye.
Sonuç? Tabi ki yine olmadı. Bu kez yaşadığım şehrin küçüklüğünden kaçıp Bursa'ya gittim çalışmaya. Tek başıma hayatta kalma çabası resmen. Yeter ki kendi işimi yapayım diye, öğretmenlik olsun diye.
Sonraki sene de dönüp memlekete memlekette çalıştım.
Yani üç sene boyunca evde oturmayayım da en azından kendi harçlığımı çıkarayım mantığındaydım. Ki özel sektörde bir öğretmene teklif edilen maaşlar komik derecede olsa bile.
Bu sene dördüncü kez girdim KPSS'ye. Sonuç mu? Yine olmadı. Dördüncü kez olmadı. Ve özel sektörde de iş denk gelmedi bu sene.
İşler böyle olunca tavırları değişti insanların. Zaten acıyarak bakıyorlardı, zaten geri zekalı muamelesi yapıyorlardı da özel sektörde bile çalışmayınca artık bariz dalga geçer oldular. Yük olduğumu hissettirir oldular. Yediğime içtiğime laf söyler oldular.
Halbuki ben de böyle olsun istemedim ki hiç. Matematiği yapabilmeyi isterdim, anayasa sorularını çözebilmeyi, ölçme ve değerlendirmede hiç yanlışım olmamasını isterdim. Hatta bana kalsa hiç doğmamak, hiçbir zaman, hiçbir konuda yük olmamak isterdim. Bana hiç sormadılar ki. Beni bu dünyaya getirirken geleceğimi kimse planlamadı ki. Şimdi, toplumun bazı kesimleri gibi olamıyorum diye, KPSS'yi kazanamıyorum diye daha çok üstüme geliyorlar.
Oysa ben, Türkçeyi ders olarak değil de anadil bilinciyle vermeye çalışıyorum çocuklara. Oysa bir umudum vardı benim yarınlarda.

Hepsini çalıyorlar elimden.
En yakınımdakiler başta.

3.10.2015

A.K (Adam.Kadın)

"Beni kimse senin kadar sevmedi." dedi kadın. Aslında adamın kendisini sevmediğini biliyordu ama inanmak istemiyordu buna. Kandırılmaya ihtiyacı vardı belki de. Yalancı sevgilere inanır gibi yapmak o an için işine gelecekti.
Kadın bunları söylerken adam zevkten  dört köşe şekilde gülümsüyordu. Yüzünde haince bir ifade. İçinden, "Nasılsa" diyordu, "Beni körü körüne seviyor bu kadın. Gitmez hiçbir zaman hiçbir yere."
Kadınsa senelerin emeği omuzlarında, sevgisinden anlayacağını düşünüyordu adamın. Adamın dudakları arasında sıkışıp kalmış, adam dudaklarını açsa düşüyor, kapatsa boğuluyordu sanki. Bir tek cümleye muhtaçtı ve adam da onu söyledi: "Seviyorum seni."
Adam sonraları onu terk etti tabi ki. Öyle mutlu sonla falan bitmedi. Her şeyin sona erdiği coğrafyalarda bir aşkın bitmesi çok da mühim değildi. Hele de tek taraflıysa...
Kadın, içinde büyüttüğü aşka adamı yakıştırmaya çalışmıştı o yıllar boyunca. Adam ise hep aynı serserilikte ve hainlikte doldurmuştu son kullanma tarihini usulca.
Gitmesi mesele değildi, ama kadın, şimdi kime, nasıl güvenirdi?

29.09.2015

Köksüz

Özgürlüğüne düşkün olanların hikâyesidir bu.
Doğduğu andan itibaren pisliğe bulaşanların,
Sorulsaydı eğer, yaşamı seçmeyecek olanların,
Komşunun ağacından erik çalmamışların,
Hiç çocukluk arkadaşı olmayanların,
Hastane kokusuyla dolup taşanların,
Öğretmeninin gözünde haksız sayılanların,
Matematiğe kafası basmayanların,
Çocuk yaştayken en sevdiğini toprağa koyanların,
Dünyaya mor pencereden bakanların,
Doğduğu güne lanet okuyanların,
Aynı hatayı defalarca yapanların,
Kalabalıklar içinde yalnız kalanların,
Arkadaş ortamlarında hep dışlananların,
Konuşmadan yazanların,
Sevgilisi tarafından aldatılanların,
Nişan yüzüğünü parmağından fırlatanların,
Yukarı giden yürüyen merdivende aşağıya inmeye çalışanların
Yani köksüz, bağsız, kimseyi önemsemeden yaşamaya alışanların tarifesidir bu.
Diğerleri için yazacak bir sözümüz mevcut değilse eğer, bu, yaralarımızdandır.
Bize de güneş doğar sabahları, ama dünyayı durduramadığımızdan her gün geceye varır.

27.09.2015

Ninni

21.yüzyılda 21 sayısının hanımeli kokan tarafındayım. 
Telefonum çaldığı an, heyecanla açtım. Ve bayram etti kulaklarım. Daha önceden herkese söylenen şarkıların sahibi olan bir ses, kendinden emin havasıyla o an sadece beni selamlıyordu. Kalbimin boğazıma dek geldiğini hissetmiştim ki ninniye başladı. 
Vakur tonda, melodilerin büyüleyici havasıyla ninniyi söylerken bana, yıldızlar düştü avuçlarıma. Huzurun ne demek olduğunu hatırladım bir anda. İlk kez birine ninni söylüyor gibi değildi hiç. Müzik denen kavramın güzelliğine şükrettim defalarca. Gözlerimin dolduğunu pek fark ettirmedim. Sevgisizlikten kuruyan gönlümü nemlendirmişti o ses tonu adeta. Her çaresizliğe devadır bu ses ömür boyunca. 
Bir şiir geçti aklımdan telefonu kapatınca, Ümit Yaşar ne güzel diyordu: 
Özledim sesini ne olur konuş 
Bir gül açtır zamanların ötesinden 
Karanlıklar içindeyim, kapkarayım bugün gel 
Gök mavisinden, deniz mavisinden 
Bana bir şarkı söyle 
İçimde bir şey kımıldıyor 
Gözlerim kan çanağı, yorgunum, uykusuzum 
Bir baksana ne haldeyim deli divane 
Yaralıyım, çaresizim umutsuzum 
Bana bir şarkı söyle 
Yağmur ol yağ üstüme, güneş ol ısıt 
Dökül karanlığıma ışıklar gibi 
Al beni, en uzaklara götür 
Sesin aksın içimde bir pınar gibi 
Bana bir şarkı söyle 
Bütün renkleri kat birbirine 
Buram buram bir turuncu getir geçen yazdan 
Bir tüy gibi, bir bahar dalı gibi 
Hafiften, inceden, güzelden, en beyazdan 
Bana bir şarkı söyle 
Bazan kar nasıl hazin yağar bilirsin 
Kurşuni bir gökyüzünden ağlamaklı 
İşte öyleyim, kapkarayım bugün gel 
En hüzünlü sesinle, en dokunaklı 
Bana bir şarkı söyle 




Daha ne denir ki böyle bir güzel yüreğe... :) 

26.09.2015

Aay

Bir Ayasofya gezisinde pencereden başımı gökyüzüne çevirip bakmıştım umutla yarınlara. O zamanlar sen vardın yanımda ve ben çok mutluydum o anda. Sonrasında kahrolacağımı bilseydim eğer, o pencereden özgürlüğe uçardım, kalmazdım seninle bir dakika. Ama işte, insan illa ki aldanıyor ya "aşk"a!
Şimdi oturmuş sana yazıyorsam eğer, kendini değerli sanma. Satırlar karalayabiliyorum nihayetinde çöp kutusuna.
Düşününce ne kadar salak olduğumu anlıyorum. Sen okulunu bitiresin diye gördüğün derslerle ilgili sayfalarca ders notu bulup onları çıkartıp sonra da tek tek dosyalara koymuştum mesela. Halbuki kendim için bile yapmadım hayatımda böyle bir şeyi. Başkaları sevgililerine yapıyorlar mı bu tarz şeyler, inan umrumda değil. Çünkü sen gittin ya, dört senenin içine edip, kendini serkeş hayata, beni yalnızlığa itip gittin ya hani, hem de normal şekilde de değil, aldattın da sonra üste çıktın ya hani, ben o günden sonra sayende hastalığımın zirve yapışını seyrettim. Nöbetler geldi art arda. Doktor "Neye üzüldün yine?" demeye alıştı bana.
Bunların yanı sıra, güven denen duygunun zerresi kalmadı kimseye karşı. Şu an hayatıma girecek insana güvenemezsem, seni bulur onun da ahı.
En olmadık insana güvenmişim demek. Halbuki tam dört sene bekledim, sevgiden anlarsın diye. Saygı duyarsın en azından benim sevgime dedim. Sen beni bırakınca, arkadaşların, kuzenlerin bile aynı cümleyi kurdular bana: "Senin gibisini bulamaz, başkalarıyla takılıyordu ama." O an, şükrettim aslında senden kurtulduğuma. İyi ki, dedim, iyi ki defolup gitmiş başkalarına.
Bir insanın böyle düşünmesi ne acı. Birinin gittiğine sevinmek ne kadar aşağılayıcı.
Seni unutmamak da değil bu aslında. Sevmiyorum tabi ki asla. Sadece bir şarkı yüzünden kabardı öfkem. Geçsin diye yazıyorum işte şimdi. Diyor ya Umay Umay,"Bir şarkı duydum,kalbim acıdı." O kadar işte.
Hani, Ayasofya'nın duvarlarını kazıdılar da alttan başka işlemeler, resimler çıktı ya, hani Ayasofya gördüğü bütün savaşlara rağmen asaletiyle hâlâ dimdik ayakta ya, işte ben de öyleyim zira. Kalbimi kazıyorum arada, ne yazık ki sen çıkıyorsun belli belirsiz. Boşver, ben acılarımla güzelim, acılarla temiz.

23.09.2015

Metafor

Bir sonbahar akşamında buz kesti yüreğim. Sıradan aşk parçalarının yok eden özelliği değildi bu. Sadece kendi kendime düşündüklerimdi.
Defalarca görüşmüştük oysa önceden. Defalarca gülümsemişti sohbet esnasında bana gözlerin. Hiç fark etmemişim. Hiç fark ettirmemişsin.
Ama bu akşam, ses tonundaki huzura teslim oldum sana belli etmeden. Neden ilk kez böyle oluyordu bilmem. Düşünmüyorum da çok, kör kütük bir aşk da değil öyle, sadece bir anlık hayaller bunlar belki inceden. Seninle,yanında olacak insanın şansını kıskanıyorum şimdiden. Sükûta değil söze altın değerini katıyordu her kelimen.
Biraz boşvermiş tavrın, her konudaki sabrın ile birleşiyordu. Hayatın sana getirdiği onca acıya rağmen mistik bir havadaydı gülümsemen.
En güzeli de yüreğinin berraklığıyla yüzünün eşleşmesiydi. Bir insan ancak bu kadar iyi niyetli olabilirdi.
Hiç kendini kasmadan, kahvemden içişinle büyüye kapıldım ben. Masada bir tek sen kahve içmiyorsun diye "İçer misin?" dediğim an elimdeki bardağa masum bir çocuk gibi kafanı uzatışın, hayatta hâlâ nefes almaya değer bir şeyler olduğunun ispatıydı.
Senin aklından bunların hiçbirinin geçmediğini biliyorum. Dedim ya, hayranlık dolu bir ruh hâli benimkisi de. Senin bunlardan haberin olmayacak kesinlikle.
Bir daha ne zaman görüşeceğiz kim bilir... Ama hayatın sana bıraktığı ağırlıklara rağmen öyle gülümsüyor olman, şu dünyanın dönmesine sebeptir.


Bu şarkı eşlik etmeli.

Kısacık


Gitmelerden bahsetsem dilim eskir. Gülümseyerek geçiştiriyorum artık bu yüzden ayrılıkları. Gary Moore dinlerken gözlerim Ay'da takılı.

Çok uğraşırdım önceden, kahvem şekerli olsun derken. Şimdi şekersiz içiyorum kahveyi de dahil. Anlıyor musun ki nasıl bıktığımı?

Sağlıklı düşler kurmak istiyorum. Günde üç kez düşlerimi fırçalıyorum. Ama hastalıkların genetik olarak geçtiğini unutmuşum. Aileye bakınca kronik olarak mutsuzum.

Aileden geçen bir şey de saçların dalgalı olması. Saçlarım şekil almazlardı hiç. Bütün uğraşlarım boşa giderdi. Gittim kısacık kestirdim ben de saçlarımı. Anlıyor musun ki canımın nasıl yandığını?


22.09.2015

Soru

Değmiyor be!
Kimse için sözcüklerimi eskittiğime değmiyor. Lakin yine ağlıyorum işte kendini bilmezlerin nasipsizliklerini öderken.
Ah be Tanrım! İnsanları geçtim, ama sana hiç mi yaranamadım? Bu kadar mı insan olmayı başaramadım?
Tırnaklarımı bile yemiyorum artık. Sıkıntım o derece büyüdü. Kafayı yiyorum onun yerine. Daha temiz oluyor böylece.
Zaten sinir sisteminde mevcut bulunan sevgili hastalığım, zihnimi allak bulak ediyor.
Anladım ki  şu hayatta güzellik hiçbir durumda beş para etmiyor. Çirkinlere  güveniyor herkes, güzelsen eğer, her türlü kötülüğün sebebi sen oluyorsun insanların gözünde.
Uzak kalayım cümlesinden deyip sosyal medya hesabını kapatıyorsun,bu kez de telefondan döşüyorlar mesajlarını: "Sildin herhalde bizi!" gibisinden makyajlı imalar geliyor kafana. Halbuki o mesajı atan insan hasta olduğunda  günlerce ağlamıştın sen  ya!
Şimdi hiçbiri senin yanında olmuyor. Sen hep öcüsün, kötüsün, karanlıksın onlara göre. Olmasınlar yanında, ona da eyvallah da, neden zehirlemeye çalışıyorlar ki seni her fırsatta?


Neşeli hikâyeler yazacağım bir gün ben de aslında.

21.09.2015

Fark

Bu yüz bana çok aşina geliyor. Gözleri sanki yanardağdan azat olmuş lav gibi, sıcak ve kızıl. Ağlamış yine belli ki. Yanarım bile o gözlerde. Hiç düşünmem. Önceden de böyle mi düşünüyordum acaba? Ah,bir hatırlasam bu yüzün aidiyetini. Kaşları seyrek, sanki kurşun kalemle çizilmiş de silgiyle hafifçe silinmiş gibi. Ama şekilli, kendinden emin. Alnındaki çizgiler altını kalın kalın çizmiş, alnına yazılan yazının karalığını. Hele o burnu yok mu! Bu dünyadaki oksijen tarlasından payını almaya çekinircesine korka korka nefes alıp veriyor. Burnuna yerleştirdiği hızma, zarifliği ince ince dokuyor akıllara. Yüzü ne çok keskin ne çok yuvarlak... Tıpkı kalbi gibi, usulca sallanan bir salıncak!
Aman Allah'ım, hatırlamak zorundayım...
Şenlikli dudaklarına ise ne renk sürse yakışır, ama en iyi de kırmızıyı taşır.
Dün kimdi bu? Yarın kim olacak peki? Ha... Hatırlıyor gibiyim sanki.
Nasıl da fark edememişim şu an toplamaya çalıştığımı, aynadaki benliğimi...

19.09.2015

Makidene

Herkes karşısındakine düşüncelerinin hesabını soruyor Stephan. "Bu film çok saçma." diyen birine "Neden?" diye sorulan zamanlardayız.

Bütün insanlar aynı makineden çıkmış gibi olmak zorunda. Farklı olursan göze çarparsın ve yavaş yavaş öldürürler seni sonunda.

Saçını mor yaparsın, acayip gelir insanlara. Bir tarafın kendini hiç ettiği evliliklere inanmadığını söylesen, gözlerini açıp dik dik bakarlar. Hele bir de ezilenden yana çıkarsa sesin, önce şeytanmışsın gibi taşlarlar, sonra da sanki kötü bir şeymiş gibi "deli"ye çıkarırlar adını.

Deli olmak kötü bir şey mi Stephan? Boyama yaparken Galata Kulesi'ni mora boyamak delilik mi? Yolda yürürken kedi-köpeklerle konuşmak çılgınca mı?

Doğarsın bu dünyaya tesadüfen. Önce ağlamanı, sonra da gülmeni beklerler. Verdikleri her şeyi yemeni, önce "anne" demeni sonra tuvaletini söylemeni, koşmanı, arkadaş edinmeni, matematikte başarılı olmanı, yarışmanı, kazanmanı, iyi iş sahibi olmanı, tutumlu olmanı, her sabah 9'da işe gidip akşam 5'te işten çıkmanı, işi garanti olan biriyle evlenmeni, çocuk yapmanı vs. beklerler de hiç sormazlar "Ne istiyorsun, neyin var?" diye. Ama öldüğünde "İyi bilirdik." derler.

Tabi ki iyi bilecekler seni! Çünkü toplumun beklentisini tamamladın. Çünkü dünyadaki görevin buydu. Çünkü insan değildin ama yaşadığın toplumun mekanik bir parçasıydın! İyi bilmezler mi hiç?

Her şey kötüye gidiyor Stephan. Uçaklar gökyüzünde uçuyor da insanın ruhu kirli düşüncelerde hapsoluyor, bir türlü kurtulamıyor ...

18.09.2015

Eylül Güzellemesi

Arabeskleşen ruhuma

Çıtkırıldım sevdalar yaraşıyor da

Denk gelmiyorum hiç

Yürekleri sağlam temelli olan adamlara


İstiyor ki çoğu

13.havari olayım etrafında.

Diyemiyorsun ki yüzüne açıkça,

"Benzemiyorsun hiç İsa'ya!"


Suskun şarkılar dolanıyor sonra dilime,

Aşkın felsefesi yok ki okuyup anlayayım zaman içinde.

Yarım kalan mektupları tamamlasam bile,

Bu trajik zamanlarda artık aşk benim neyime?

Geç 2

Geç 1 için http://duslervezindan.blogspot.com.tr/2014_11_01_archive.html 


Bir insanı öldüğünde tanımak yeterince kötü hissettiriyor. 

Bugün yokluğunla öğrendim varlığını Gurur. Gülüşünle tanışamadım hiç, ses tonunu bilmiyorum mesela. Anlıyorum seni ama. Anlıyorum. Çünkü epilepsi nöbeti geçirirken balkondan düşmekle yitirmişsin hayatını. Bu çağda hâlâ milattan önceden kalmış bir hastalık yüzünden yitiriyorlarsa insanlar gençliklerini, tıptan bahsetmek çok da iç açıcı olmuyor hani. Her nöbet sonrasında "Bu kez de kendime geldim, acaba düşerken neremi çarptım, dilim soluk borusunu tıkamamış neyse ki..." gibi düşünceler sararken beynimi, nöbet sonrasında başka bir dünyada uyanmak nasıl yabancı bir histir bilemiyorum Gurur. 
Tam da bir yarışma için "hastalık" konulu kompozisyon yazıyordum. Hâlbuki bu hastalıkla bizler ölmek için yarışıyoruz âdeta. 

Umarım öbür dünyada epilepsi hastaları için ayrılmış özel bir bölüm vardır da "Gurur" duyarız belki,
Ömer'e de selamlarımı iletirsin... 

22.08.2015

Ve Yeşil Ve Beyaz

İnsan, mücadele verdiği, toprağına alınterinin karıştığı, yaşamaya çalıştığı şehirleri özlüyor. Bu anlamda bir ilktir benim hayatımda Bursa.
Sorsanız, Bursa'yı sevmediğimi söylerim. Yalan! Özledim diyemem ki. Bunu kendime bile itiraf edemem. Eğer Bursa'yı özlediğimi fark edersem, bedenimde ruhumu hapsedemem.
Setbaşı'ndan geçerken intihar eden adamla ilgili bir efsane anlatılır. Tabipler Lokali'nde her daim kafa dağıtılır. Yeşil Türbe'ye gece girmenin etkisi bir başkadır. Hünkâr Köşkü'ndeyseniz, bütün Bursa ayaklarınızın altındadır. Eski Adliye Çay Ocağı'nda çayın tadı başkadır. Acıkırsanız, yemek isteyeceğiniz şey, belli saatlerde oraya gelen amcanın pilavıdır. Heykel'de her zaman patenli gençler takılır. Nilüfer'de olmak, gülümsemek için bir fırsattır. FSM'de eğlenceye eğlence katılır. Kültürpark'ta doğanın tadına varılır. Bursaspor maçı varsa herkes yeşil-beyaza boyanır. Şehreküstü, ismiyle ilgili birçok rivayet barındırır. Deniz görmek isteyen, kısa sürede Mudanya'ya varır. Cumalıkızık'ta kızarmış ekmek kokusu, insanı kahvaltıya çağırır. Görükle'de hayat, gençlere odaklıdır.
Ertuğrulkent'te ise Red Baykush Cafe, insanın ikinci evi olmaya hazır, kahvenin yanında güler yüzün ikram edildiği beş yıldızlı bir mekândır.

Durum böyle olunca, Bursa'ya kış gelmez. Bakmayın insanların Uludağ muhabbetine. Bursa'da yılın her ayı samimiyet yağar da gökten, hiç erimez.



15.08.2015

Berceste

Bir bahar sarhoşluğunun çakırkeyifliği benimkisi. Bu kez yeni yetme çiçeklerimin ihanetlere uğramadan yeni mevsimlere yol alacağına inanıyorum. İnsan, önemli olduğunu hissetmek istiyor çoğu kez. Ve sadece  tensel değil; tinsel temaslar istiyor ruhunun mahrem yerlerinde. Bir zaman sonra inanıyor kadere. Uğruna onlarca kez üzüldükleri değmiyor çünkü bunu görüyor ve gittikçe garipleşen dünyasına insanları sokarken biraz daha umursamaz, biraz daha olgun, sessiz olmayı öğreniyor.
Hayat bir kumardı, ben en başında kaybettim. İşte o gün, aşkta kazanmaya yemin ettim. Yeri geldi yıllarca gözüm yalanları görmedi. Şimdi ise birkaç ayda biyolojik yaşımı birkaç kez hatim ettim. Ses tonunun ayırt ediciliğine vardığım an, özlediğimi anlayıp hemen oradan kaçmak istedim. Ancak kaçmadım. Bu kez insanlardan kaçmamam gerektiğini, cesaretimi toplamam gerektiğini söyledi belki Tanrısal bir ses. Oturdum yanında,kaldım. Art niyetsiz sevdaların farkına vardım. Sanki şehir birden değişmiş, insanları ete kemiğe bürünmüşlerdi. Yürürken kafamı öne eğmeyip, insanlarla göz göze gelmekten korkmadım uzun zamandır. İçtiğim çay acı gelmedi, oynadığımız oyunda yenilmek koymadı, ders konularını anlamayışımı umursamadım. Yanımda sen vardın. Belki de ben sadece sana odaklanmıştım ve kötü şeyleri algılamadım.
Susup dinlemenin tadına vardım. Çünkü senin o allı pullu dünyanda anlatacak bir masalın, okuyacak şiirin, söyleyecek bir sözün hep vardı. Kültürüne hayran kaldım. Hayat karşısındaki adam gibi dik duruşun, saçların gibi dalgalanıyordu beynimin mor’a çalan yanında.
Mutluluk diyorlar belki bunun adına. Ben bilmiyorum oysa. Bir insan nasıl davranır ki mutlu olunca? Bak, mutluluktan yazamadım bile uzunca.  
Bu yazdıklarım, düşlerimin mutluluk içerisindeki görüntüsüdür,bilirsin, “çiçekler sevildikçe büyür. gitme diyorum sana gitme, çiçeklerim benimle ölür..” 



31.05.2011. Berceste.  

3.08.2015

AKLIMDA

" Görmedim, dokunmadım, sesini duydum sadece,
Özledim ama, sadece özledim!"

Böyle diyordun Ali'm bir gönderinin altında. Bazen hepimizin özlemeye bile ihtiyacı olur ya!
Gülümsemelerin fidanları saklı durur hep sesinin tokluğunda. Bugün kötü haber adı altında bana dedin ki "lenfoma". İyi de Ali'm , ben sana "Adınla yaşa!" derken hayat seni sırtından vursun demedim ki! O kötü dediğin haberler karşı koyamaz hem senin dik duruşuna.
Sen ki Ali'sin , bakışların geçer lacivertin şiir tonuna. Zannetme ki mutsuz ediyorsun insanları, ben bizzat biliyorum ki "şükür" oluyorsun sevenlerinin dudağında.
Beni üzdüğün tek nokta, hâlâ kahve borcun var bana. Hani ben söyleyecektim kahveleri? Unutmadım bak, her kelimen "aklımda".


Fincana kahve koydum, gel...
https://youtu.be/WWPPdBRCXrs


28.07.2015

Stephen'a

Sigarayı üflüyorsun gecenin karanlığına 
Saçların henüz buluğ çağında 
Gözlerin kapanıyor bu dünya karmaşasına 
Mavinin hüzün tonundan bakıyorsun etrafına... 
Ağzın sigara kokuyor Stephen.
Saçların dağılıyor odanın her tarafına. 
Deli gibi pozlar versen de fotoğraflarda 
Hep meyilli bir yanın sonsuz intiharlara. 
Şarkılar söylüyorsun bağıra çağıra 
Sadece bir şarkını ezberledim ben oysa. 
Köprülerime yaklaştırmıyorum ama seni 
Atlar boğulursun sonra gözyaşlarımda. 

25.07.2015

Yaptım

Doğdum. Her canlı gibi. Nefes almadım. Anlamadılar. Zorla yaşatma isteği.

Merak ettim. Yargıladılar. Herkes tek tip düşünmek zorundaymış gibi.

Ağladım. Ölenlerin ardından. Bir bir gitmek zorundalar mıydı ki?

Sevdim. Aptalca. İnsana koyuyor dost ihaneti.

Sevmedim. Matematiği. Hesaplamak şart mı her şeyi?

Aşık oldum "."

Gittim. İnsanlardan. Bende kalsa da her birinin gülümsemesi.

Sığındım. Kitaplara. Kokusu kaç insan eder ki?

Yazdım. Konuşamadığımdan. Duymak istedim "Ne güzel yazmışsın." yerine "Neyin var?" cümlesi.


KAÇTIM. YIRTTIM ATTIM!
Sen benim hep en yakınım olacaksın.
Ben bende kaldım.


24.07.2015

RPMKZSYBRT

neşeli öyküler yazma zamanı geldi. birçok insan var dünyada illaki ama bir kişinin bakışları gülümsememe yetti.
bugüne dek hep "acaba"larla atan kalbime kota koymadım bu sefer ki anlam bulsun gerçek sevgi.
açtığım radyoda çıkan aşk şarkıları bugün beni mutlu etti. yarattı bende temmuz sıcağının göstermediği bir etki. o oldu fütursuz kahkahalarımın sahibi.
normalde yazarken bile geceyi seçen ben, güneşe güvenerek yazıyorum şimdi. karşımda bir "adam"olunca damarlarımda hissettim özgüveni.
umudu yansıtırdı zaten "mavi". o hüzünlü günler çoktan bitti, artık gül için gül'ümseme vakti.



21.07.2015

Kara Gün

Her güne bir yas sığdırdığımız bu coğrafyada, bugün, doğum günümü bile kutlayasım gelmedi aslında.
Kan kokuyor kentlerin her biri. Bir katliama üzülürken geliyor bir yerden şehit haberi. Hangisine üzülmeli?
Ben hâlâ Kazım Koyuncu 'nun öldüğüne inanamazken, hâlâ Barış Akarsu adını duyunca ağlarken bu kadar hüzün fazla geliyor omuzlarıma.
Artık tarihteki faciaları hatırlamaya sıra gelmiyor. "Acaba bugün ne olacak?"diye bir kuşku duyuyor herkes. Kimse kalabalığa girmek istemiyor, insanlar birbirine "öteki" diye bakıyor. Ocağına ateş düşmeyen aile bulmak çok zor.
"Öyle bir coğrafya ki hep kana bastın..."diyor ya Cenk Taner şarkıda, Azrail mesaiye kalıyor sanki buralarda.
Çeyrek asırlık ömrüme bile birçok ölüm sığdırdım. Ben iyi ki doğdum diye sevinirken bugün, kaç gencin hayalleri kaldı yarım.
İnsanlığımdan utandım.

Terör, dünyanın neresinde, hangi renkte insanı alıyorsa alsın vahşidir, kabul edilemez.

Düzelir sonraki yaşlarımda belki düzen, "Gelin canlar bir olalım."der demez...

24.06.2015

Umçane Cuma

25 Haziran . "Kumral bir çocuğun yaz öyküsü bu."

Günlerin yavaş yavaş kısalmaya başladığı zamanlardı. Bilemedik gideceğini, gün birden geceye vardı.


"Şarkılarla geçtim aranızdan." diyorsun ya, yalan. Geçmedin ki. Gitmedin ki.


Adını duyduğumda "ah" diyebiliyorum sadece. Gözlerim doluyor istemsizce.


Aynı zamanlarda yaşayıp seni görememek de üzüyor beni. Gülüşünden nasip alamadım ki.


Ah Kazım Abi ah! Karadeniz'e yeter bu hüzün artık kıyamete kadar. Sen hep genç kalacaksın, biz de hep hasret.


Gülümsemen, artık bulutlara emanet.

23.06.2015

Özgür Ol(ama)mak

Özgür olmak...

Çağımızın en çok saçmalanan konusu belki.

Kimse, kimsenin inanışına saygılı değilken, nasıl özgür olunabilir ki?

Anı olmaya meyilli bir olayı anlatayım:
Saat olmuş gecenin dördü. Bir arkadaşımla Facebook üzerinden konuşmaya başladık. Ben özellikle uyumadığımı, ezanı beklediğimi söyledim. Çünkü özellikle sabah ezanının gümbür gümbür okunuşu tüylerimi diken diken ediyor. Bunlardan bahsettim. Bahsetmez olaydım. Ezanın kafa şişiren bir saçmalık olmasından başlayıp bu devirde saat varken gereksiz olmasına, dayatma olmasına kadar konuştu arkadaş. Ben de "Senin düşüncen, bakış açısı tabi." gibilerinden geçiştirmeye çalışıyorum. Nitekim o an çok huzurluyum, bozulsun istemiyorum. Ama ben tartışmak istemedikçe üstüme gelmeye devam ediyor zat-ı muhterem. Ve dediği cümleler şunlar: "Benim düşüncem değil. Gerçek bu. Görmek istemiyorsun. Sen de toz kondurmayanlardansın."
Kahkahayı patlattım istemsizce. Yine de alttan almaya çalışarak, "Önyargılısın. Nasıl ki kilisede çan çalması normal ise, ezan da aynı şekilde. Hem tabi toz kondurmam." falan diyorum. Ben bunu deyince "tahammülsüz" dedi bana. Şaşırdım, çünkü karşımdaki sözlük açmamış biri olamazdı.  Ben yine peygamber sabrıyla "Tahammülsüz olsam senin bakış açın deyip geçmem, bence sen inanan birine tahammül edemiyorsun." dedim. Arkadaş da "Genelde inananlar tahammülsüzdür." dedi. E önyargısı sabitlendi. :) Ben kendimi ifade etmeye çalışırken, tartışmak istemediğimi belirtirken tahammülsüz oldum çıktım. Hatta bir de üstüne tatlı niyetiyle herhalde "Sabitsin." dedi. "Komik." dedi. "Gül o zaman." dedim ben de. Ne diyeyim? Sensin, dedim susar belki diye.

Evet, sabitim. Çünkü bütün görüşleri, dinî kitapları okuyarak bu yolu seçtim. Sabitim, çünkü hayatımda ancak ilahi bir güçle gerçekleşecek olaylar gördüm. Ki herkesin hayatında da olur aslında, görmek isteyene.
Sabitim, çünkü Adrian'ın şarkısındaki gibi "Tanrı aslında sever hepimizi."


Arkadaşıma iyi ki ezan biter bitmez namaza durduğumu da söylemedim. :)

İşte özgürlük böyle bir şey. Nerden kısıtlanacağı belli olmuyor.

22.06.2015

KaPeSeSe

Ne yaparsam yapayım yaptıklarım hep yanlıştı diğerlerine göre. Çünkü aile denen kavramın beklentilerine uygun değildim.
Doğuştan itibaren gelen hastalıklarımla üzdüğüm yetmiyormuş gibi, davranışlarımla da herkesi hayal kırıklığına uğrattım.
Matematiği sevmedim mesela hiç. Tek taraflı baktıklarını bildiğim hâlde politik muhabbetlere girdim akrabalarla. Kızdan çok erkek arkadaşım oldu mesela. Hava karardıktan sonra dışarı çıktım ya da. Cebimdeki son parayı kitaba verdim çoğu zaman. Hayatımı kazanmak için başka şehirlere gittim. Bunlar gibi şeyler, hep "öteki" kıldı beni. Ve her türlü suçu işler yaptı insanların gözünde. Neye göre suç? Demedim.
Şimdilerdeyse KPSS'yi kazanamıyorum diye suçluyum. Devlette çalışmıyorum diye öğretmen olarak bile görmüyor beni kimse. Sanki diplomam yok benim de. KPSS yüzünden intihar edenlerin haberlerini okuyorum gazetelerde. Ve doktor soruyor: Neye üzülüyorsun? Diye her gittiğimde. KPSS' yi kazanmayana insan olarak bakmıyorlar ki bu devirde.

Önümüzdeki haftalarda yine gireceğim sınava. Kim bilir kimlerle birlikte solacak hayatım bir kez daha?


Sıradaki gözyaşı da beni hiç anlamayacak olanlara.

28.05.2015

Pavlov

Hüzünlü bir şarkının son perdesinde gibi tutsak hissediyorum kendimi çoğu zaman. En mutlu anlarda bile hüzün gitmiyor. Siren sesleriyle yürütülmeye çalışılan bir hayat benimkisi. Büyümek, en az doğum kadar sancılıydı. Kimse hayatın bu yönünü bana anlatmadı.
Yaşamaktan korkmadım. Şu sıralar korkak gibi görünsem de bu işime geliyor. Çünkü kendimi anlatmayı bıraktım. Ama yaşadım. Mutluluğu da belki (sonradan yalan olduğunu anlasam da) hüznü de yaşadım. “İsyanım yanışıma”ydı sadece. Hiç kimseyi suçlamadım.
Süslü cümleleri bile bir kenara bıraktım. Ne de olsa bu ülkede iyi olanın kıymeti bilinmiyor. Ya da öldükten sonra biliniyor. O güzel cümleler de sosyal ortamlarda insan tavlamak için meze gibi kullanılıyor.
Felsefe kitabında gördüğüm köpek gibi hissediyorum kendimi.  Çaresiz kaldığım her an o geliyor aklıma. Önce zil sesi geliyor, ardından et veriliyor köpeğe. Ve köpek daha sonra zil sesini her duyuşunda et verilmese de salya salgılıyor falan, bilirsiniz ya… Hak veriyorum her seferinde Pavlov denen adama. Ben de aldanıyorum her insanda. İnsan  görünce hemen başlıyorum vefa salgılamaya. Unutuyorum kobay olduğumu birçoklarının hayatında.
“Bu kez aldanmayacağım.” Dediğim her seferde daha da beteri oluyor. Sanırım aklım gün geçtikçe gidiyor. Bahar geldi zannedip erkenden açan ağaçlar misali allı beyazlı donatıyorum dallarımı. Sonra bir soğuk, beklenmeyen bir yağmur… Ve çiçeklerim yerle bir oluyor, tutamıyorum hiçbirini. Yenisi elbette açar, ama ben ne yaparım bir dahaki mevsime kadar? İnsanlar bunu hiç düşünmüyorlar.
Demlenmiş hüzünler işte benimkiler. Şeker koysam da acı. Her yudumda deliyor midemi sanki. Demini açmak için su lazım, yetmiyor göz pınarlarımdaki.

Beklenilen şey ise, sadece sevgi. Ben bir şeyler yaptım diye bana iyilik yapmak zorunda hissetmesin kimse. Ama kıymet bilsin en azından. Ama o bile olmuyor ki. Sevgisizlik yiyip bitiriyor beni, duy artık sesimi! 

19.05.2015

Gençlikten

Kanım çekiliyor.
Nefessiz kalıyorum.
Kahırlar sarıyor dört bir yanımı,
Gülemiyorum.
Batıl bir inançtın oysaki sen bende.
İşte şimdi, yaksam da tüm bedenimi nafile.
Maviye kaldırıyorum kadehleri bu gece.
Kusamıyor, ağlayamıyorum,
Birikiyor pislikler içimde.
Saçlarınla tutunmak varken hayata,
Koşup sarılıyorum anneme bağıra çağıra:
"Reçel kavanozlarını ben kırdım anne!"
Ruhum, yüreğim, yara bere içinde.
Ezbere bilmediğim şarkılar dolanıyor dilime.
Kısılıyor sonra sesim, nihavend eşliğinde.
Nehirler boyu ağladım şu yaşıma dek,
Bilmem ki hangi kaos benim ruhuma denk!
Bulaşıyorum insanlara ama almıyorum ki zevk.
Pencere lazım ruhuma, yoksa cambaz ipten düşecek!

16.05.2015

S.G.

Benim sevdiğim sen değildin . Bunu bir kez daha anladım bugün. Benim sevdiğim tamamen kafamda oluşturduğum sendin. Ve bu yüzden de sen beni hiç sevmedin .
Bütün yıpranmalarım da bu yüzdendi işte. Ama artık senin suratına bile bakmamayı öğrendim.
Sadece daha karakterli olarak düşünmüştüm seni. Hata ettim, özür dilerim. Ve sen, hayatımdaki onlarca artçıya rağmen , hayatımı sağlam şekilde salladın ve gittin . Belki de hiç gelmedin.
Ben senin gülüşünle mutlu olurdum oysa. Var mı şimdi böyle sevdalar , o ahkâm kestiğin ortamlarda? Önemi yok bunların. Şu an da aslında sadece canım sıkıldığından yazıyorum. Okumayacağını bildiğimden döşüyorum.
Keşke yüzüne söyleseydim bunları. Ama sen eminim anlamışsındır tavrımı.
Bazen , her fedakarlığı gösterdiğin , çok sevdiğin bir insanın sadece bir cümlesini unutamazsın , o içine işler ya hani , işte tam da o noktadayım.  Sana kendimle ilgili hiçbir şey anlatmam artık.
Her şey en sonunda "hiç" oluyor be baksana. Ben de hiç olacağım bir gün nasılsa. Umrumda değil ki senin karaktersiz davranışların. İnsan, birine değer veriyorsa bunu belli eder bir şekilde. Yapmacık oysa senin "canım cicim" lafların . Herkesle çıkarın varsa görüşüyorsun , farkındayım. Ve ben, açık denizlerde kendime T yönünde sevdalar aramaktayım...

15.05.2015

Seversen

Sen beni sakın sevme.
Beni seversen , kimyam bozulur.
Alışık olmadığım bir şey sevilmek.
Ne yapacağımı bilemem.
Yediğim her lokma boğazıma oturur.
Ateşim çıkar, tansiyonum düşer sen beni seversen.
Hele kalbim!
Kalbim dakikada hızla çarpar ,
Olan yine bana olur.
Sen seversen, yorulurum ben.
Hem bilmem ,
Nasıl konuşur insan kendisini seven biriyle.
Nasıl davranır ona, her güldüğünde?
Sen beni seversen , koşamam hayatımın peşinden.
Dinlenmek bana göre değil esasen.
Hani çok sevmek istiyorsun ya,
Mümkün değil ki bu, ben alışıkken bunca acıya.
Sevilmenin tadını bilmem bu ölümlü dünyada.
Mahvederim onu da.
Sen beni seversen ,
Gökyüzü mavi olmaz ,
Ayaklarım yere basmaz,
Geceleri uyku tutmaz,
Gülümseme eksik olmaz,
Çayın şekersiz anlamı kalmaz...

Yani demem o ki:
Sen zaten sevmiyorsun da beni,
Züğürt tesellisi işte benimki.

5.05.2015

Gülce' nin Vedası

"Uçurumun kenarındayım Hızır
Ulu dilber kalesinin burcunda
Muhteşem belaya nazır
Topuklarım boşluğun avcunda
Derin yar adımı çağırır"


Hızır'ın adres şaşırdığı bir zaman dilimi... Öylesine negatif yüklerle doluyum ki. Pozitifleri çekmem gerekirken ben itiyorum herkesi. Sosyofobi denen bir şey icat etmişler. Benim Şıpsevdi gönlüm de atlamış hemen ona. Şıpsevdi dediysek eğer, tabii ki hastalık konusunda. Biraz ondan, biraz ondan, biraz ondan derkeen... Hiç gerek yok bu mevzuları uzatmaya. Gittikçe daha da hassas oluşu yıpratıyor Gülce' yi be üstad. İyi başlamışsın şiire ama hayat artık vermiyor tat.  Herkesin birbirini yargıladığı saçma sapan süreçlerin sonunda, nefret kol geziyor ortalıkta. Ben kimseden nefret etmem diyordum, artık ben de nefret ediyorum. Hem de kendimden! Birinci çinko! İkinci de yakındır. Tombalayı heyecanla bekliyoruz. Bütün hüzünleri dolduruyorum itinayla. Anlamıyor kimse beni, anlamayacak da.

" Bir gamzelik rüzgâr yetecek
Ha itti beni, ha itecek
Güzelliğin zulme çaldığı sınır
Uçurumun kenarındayım Hızır "

Neden kimse beni olduğum gibi kabul etmiyor bilmem. Herkeste bir değiştirme çabası. Ama sadece içime atıyorum ben bunları. Neşeli öyküler de yazamam ki artık. Kaybetmekten korktuğum için hep kendimi yıprattım. Her durumda da hep ben yalnız kaldım. Gülce' nin hikâyesi sonsuza kadar biter burada üstad. Bir daha bu şiiri okumak bana yasak. Haydi eyvallah!

28.04.2015

İnsan Sorunsalı

Elini uzatıyor musun bana?
Ben mi görmüyorum yoksa?

Ben hep kendimi birilerine adadım
Bak sonunda tükendim, kalmadı hiç tadım .

Sarılmak istedim sıkıca sevgilere
Şarjım bitti hep muhabbetin demli yerinde.

Anne babamı hep üzdüm
Alt tarafı bir bedende bir çift gözdüm

Hiçbir konuda demedim kendime "iyi"
Gördüm âlemi, çektim kendi fişimi.

Ortalama hayatlardı hep benim işim
Yok mu ki yakınlarda şöyle bir genel seçim?

"Canım" dediklerim ya hastaydı ya da serseriler
Bütün bu dertler beni perişan eder.

Paraya önem vermem dedikçe ben ,
Azalıyor sanki rızkım , ama neden?

İsyan değildir bu , yanlış anlaşılmasın ,
Bir "Gül"üm , tomurcuklar artık yeni güne uyansın...

25.04.2015

Neşeli Öyküler

Zorlamayla neşeli öyküler yazılmıyor Tanrım.
Ama hayatımın her anında bir hüzün saklarım.
Şu kısa ömrüme ne acılar sığdırdım .
Hayır yani hepsi mi benim salaklığım?

Seviyorum böyle saçmasapan konuşmayı.
İyi bilirim ne de olsa ordan oraya savrulmayı,
Ağlarken bile neşeli satırlar yazmayı.
Hiç gelmez ki ömrüme Temmuz ayı.

Uzak durmalıyım dediğim her şeye battım
Herkesin gözünde belki gereksiz bir insandım
Oysa sadece huzur arandım
Saçmalıklar zincirine bir halka daha kattım.

Sevmek diyorum işte sevgili Tanrım ,
En çok da sevdiğini mi sınıyor herkes?
En çok sevdiğini mi atıyor cehenneme?
En çok sevdiğine mi sebil ediyor acıları?
Ne
Anlamı
Kaldı?

17.04.2015

Düşen.

Daha bir bakımlıyım son zamanlarda. Bakım dediysem işte en azından pantolonun üstüne uygun renkte tişörtler seçiyorum. Gülmeye daha çok önem veriyorum. Çünkü "Gül!" diyorsun ben orda bitiyorum . Sen öyle dediğinde hep bana seslendiğini düşünüyorum.
Çok güzel kullanıyorsun her şeyi. Bütün fırsatları çok iyi değerlendiriyorsun. Oyalamak mı? Salaklık mı? Kötü bir şey yapmıyorum. Yaptığım tek şey inanmak sana. İnsanlara anlatmıyorum seni. İnanmazlar çünkü varlığına. Ben bile inanamıyorken buna... Hissetmek isterdim gülümsemeni sonsuzca. Sen hep kaçıyorsun , beklentilerin belki de daha fazla. Kıyılarda gezinmek yeter mi ki her zaman insana? Belki denizin tam ortasında olmak istiyorum , fırtınalar ve dalgalar olsa da? Ama kimin umrunda ...

12.04.2015

H.K.K.Uçamıyor

Duvarlar oluşturdular hep önümde . Hep birilerinin kurallarına göre yaşamak zorundaydım . Bu yüzden hep şaşırdım , birçok hata yaptım. Çünkü sürekli bir mücadele içindeydim. Başkalarının kuralları mı yoksa içimden gelen mi? Ya da şunu şöyle yaparsam olur mu düşüncesi. Her zaman beni yedi bitirdi. Beni korumaya çalışırken aslında beni mahveden insanlarla geçti ömrüm. Her seferinde yıkıldım. Sinir sistemi olarak bile tepki verdim. Anlamadılar . Hep suçlu bendim çünkü. Onların istediğini de hiçbir zaman tam yapamadım. İçimden gelmedi hiç. Bu  yüzden hep arada kaldım. Her şey yarım . Her şey eksik. Ne tam onların istediği gibi biriyim ne de kendime göre biri. Sadece saçmalanmış bir ömür birikintisi. Onların istediği gibi olamamak bile üzdü beni. Çünkü en yakınlarımı hiç üzmek istemedim. Sadece her durumda yük oldu her şey omuzlarıma. Bıraksalar , eleştirmeseler artık. Aklım olduğunu ve kullanabileceğimi öğrenseler. Hiçbir zaman anlamayacak kimse beni. Bu dert değil. İnsan anlıyor ki mutluluk kendin olabilmekte gizli . Hiçbir zaman anlamayacaklar beni. Nietzsche'nin dediği gibi sürüde kalıp sürü sevgisi uğruna kendimi unutsam mutluluk gelir mi ki? Bu da olmuyor işte. Anne kuşlar , yavrularını yuvalardan aşağıya doğru itiyorlardı bir belgeselde. Uçmayı öğrensinler diye. Belki ilkinde düşüyordu yavru kuş, ama sonra havada asılı kalmayı öğreniyordu . Hayvanlardan öğreneceğimiz ne çok şey var desene... Elbette hayat kısa ama kuşlar uçamıyor be üstadım .  Bense çığlık çığlığa kendime susuyorum.

7.04.2015

Aradan

Aralarda yaşamak hayatı.
Kendince sevmek , uzaktan...
En sevdiğin müzik grubunun
Konserine bile gidememek yalnızlıktan...
Belki cesaret gerek,
Biraz da şans...
Çok lezzetli bir yemeği
Yiyememek hastalıktan...
"Gel!" diyen insanın
Yanına gidememek uzaklıktan ...
Hep "azla yetinirken"
Çoğu bulamamak mı yazılan?
Bu yüzden kaçırmak fırsatları her zaman...
Şarkıdaki gibi: "Hep sonradan gelir aklım başıma ,
Hep sonradan... "

6.04.2015

K.Ç

Bütün kötülükleri toprağa gömdüm
Yanlış yapmışım değil mi Tanrım
Topraktan dünyaya o kötülüklerin
Çiçek görünümünde yansıyacağını düşünemedim
Dağıldılar dört bir tarafa şimdi
Toprakta kökleri
Topluyor insanlar demet demet "kötülük çiçekleri"ni
Kokluyor insanlar içlerine çekerek o vahşetleri.
Kötülükler dinmiyor Tanrım.
Üzgünüm,
Ben
Yine
İnsan olamadım.



Baudelaire' e bin selam olsun...

5.04.2015

bAHar

Melekler ölür mü hiç?
Hele sen , benim tek çocukluk arkadaşım.
Gülen yüzüm , canım, sırdaşım.
Aynı evi paylaştığım.
Beni yapayalnız bıraktın .
İzmir'den dönmek, ruhunu alırdı belki insanın ,
Haklıydın .
Ama ben kimsesiz kaldım.
Beş yaşındaydım.
"Bana bıraksanız ölmesine izin vermezdim."
Deyip ağladığımı hatırlarım.
Geçen yirmi küsür seneye rağmen ,
Nisan aylarından da kaçarım ben.
Bahar mı gelirmiş bu ayda hiç ,
Nasıl da yeşillenir çiçekler?
Ama doğru ,
Bir melek düştü toprağa 5 Nisan' da.
Toprak da geliverdi aşka .
Kimse çok durmadı zaten sonra ,
Birer birer geldiler peşin sıra.
Selam söyle onlara da.
Ben hâlâ o beş yaşındaki çocuk kaldım.
Senden sonra oyuncak bebeğimden başka olmadı hiç sırdaşım.
Gülüşün hatrıma gelir
Ama merak etme ağlamayacağım.

Çelenk

Bütün gün beynime biriktiriyorum yaşananları .
En yakın arkadaşım araba aldı.
Ama benim bundan haberim olmadı.
Hayatla da böyleyiz işte.
Ben ona "en yakın" derken
Sıradan biriyim onun gözünde.
Keşke diyorum
Sonra vazgeçiyorum
Yazdıklarımı okuyunca hiç beğenmiyorum.
Ama yazmam şart.
Senin beni anlamadığın her gün daha fazla yazıyorum.
Sen...
Bahsediyorum hep senden.
Sen ki
Narsist bir kral ,
Asil bir köle gibisin benim gözümde.
Birçok şeyi söyleyemem yüzüne.
Dinlemezsin söylesem de.
Karşında çelenk gibi hissediyorum kendimi .
Anlamıyorum düğüne mi geldim yoksa cenazeye mi?
Çiçek çiçek ruhum ama.
Bir yandan da simsiyah rengi.
Düellolarda kaybettim oğlum ben bakışlarımın güzelliğini .
İyi bakmıyorum evet ,
Boncuklar dağıtmıyorum kimseye.
Sevmiyorsam her şey bahane.
Seviyorsam ...
Ya seviyorsam?
İşte o zaman kaç bence.

Aşk değil , kendini kaybederek sevmek hiç değil.
Anlatamıyorum bunu.
Yazdıklarım da
Şiir değil.
Düzyazı hiç değil.
Bitiriyor umudumu .

Artık uyuyayım . Çok geç oldu.