4.10.2015

Atanamayanlar 1

Daha okula başlamadan önce öğrendim okuma-yazmayı. Çok hevesliydim o zamanlar. Okuma-yazma bilince bir halt olacağını zannediyor insan o yaşlarda.
İlkokul birinci sınıfın ortalarında, öğretmen bir cümle yazıp kesme işaretini sormuştu. Bir tek ben bilmiştim 45 kişilik sınıfta. "Aferin." demişti öğretmen. Belki o gazla geldim buralara. İkinci sınıfta ise İstiklâl Marşı'nın iki kıtasını ezberlememizi isterken ben on kıtasını birden ezberleyip çıkmıştım tahtaya.
Bir rivayete göre de zekâm ileri düzeydeydi yaşıtlarımdan. Direkt ikinci sınıftan başlatmaya kalkmışlardı beni hatta. Gerek yoktu böyle şeylere ama. Zaten o dönemlerde zekâsı ileri olanlardan korkulurdu, değil ki ekstra bir çaba gösterilsin eğitim anlamında.
"Büyüyünce ne olacaksın?" sorularına hep "Türkçe öğretmeni" diye cevap verirdim. Liseye geçtiğim zamanlarda biyolojiye olan sevgimden ötürü sayısal olayım dedim, lakin fizikten bir kelime anlamıyordum. Eşit ağırlığa geçsem diye düşündüm ama matematiğin mantığını da oturtamıyordum. O bölümlere gidip sonuncu olmaktansa  sözele gidip en iyilerden olurum, dedim ve sözel seçtim. En yakınımdaki insanlar "Sözel seçip kendine yazık ettin." dediler, güldüm geçtim.
ÖSS sınavında tek hedefim radyo,sinema okumaktı. Fakat puanım beklediğimden çok daha yüksek gelince öğretmenlik muhabbeti başaldı. "Bir bayan için en iyi meslek, tatili çok, kocana vakit ayırman lazım ilerde..." gibi zırvalıklara inanıp orta okuldan beri zihnimde yatan düşünceyi seçip öğretmenlik yazdım ve kazandım.
Dört sene boyunca hiç takılmadan gayet de iyi ortalamalarla okulu tamamladım. Son sınıfta okul bitsin de iş hayatı başlasın diye bekliyorduk. Zannediyorduk ki devlet bizi bekliyor iş vermek için. Dershanelere yazıldık. Haftanın altı günü dershane ve okul arasında gidip geliyorduk. Sonuç mu? Senenin sonunda girdiğimiz KPSS adlı sınavda sınıftaki 30 kişiden sadece bir tanesi geçti, atandı. Evet, sadece bir tanesi.
Tepetaklak oldu her şey bir anda. Tam on altı yıl boyunca okuduk, çaba harcadık, emek sarf ettik, para döktük, zaman geçirdik... Ve sonuç kocaman bir hayal kırıklığı.
İlerleyen zamanlarda tekrar dershanelere yazıldı bazılarımız. Ben de yazıldım ikinci kez. Bir taraftan da "ücretmen"lik yapıyordum. Yeter ki yük olmayayım kimseye daha fazla diye.
Sonuç? Tabi ki yine olmadı. Bu kez yaşadığım şehrin küçüklüğünden kaçıp Bursa'ya gittim çalışmaya. Tek başıma hayatta kalma çabası resmen. Yeter ki kendi işimi yapayım diye, öğretmenlik olsun diye.
Sonraki sene de dönüp memlekete memlekette çalıştım.
Yani üç sene boyunca evde oturmayayım da en azından kendi harçlığımı çıkarayım mantığındaydım. Ki özel sektörde bir öğretmene teklif edilen maaşlar komik derecede olsa bile.
Bu sene dördüncü kez girdim KPSS'ye. Sonuç mu? Yine olmadı. Dördüncü kez olmadı. Ve özel sektörde de iş denk gelmedi bu sene.
İşler böyle olunca tavırları değişti insanların. Zaten acıyarak bakıyorlardı, zaten geri zekalı muamelesi yapıyorlardı da özel sektörde bile çalışmayınca artık bariz dalga geçer oldular. Yük olduğumu hissettirir oldular. Yediğime içtiğime laf söyler oldular.
Halbuki ben de böyle olsun istemedim ki hiç. Matematiği yapabilmeyi isterdim, anayasa sorularını çözebilmeyi, ölçme ve değerlendirmede hiç yanlışım olmamasını isterdim. Hatta bana kalsa hiç doğmamak, hiçbir zaman, hiçbir konuda yük olmamak isterdim. Bana hiç sormadılar ki. Beni bu dünyaya getirirken geleceğimi kimse planlamadı ki. Şimdi, toplumun bazı kesimleri gibi olamıyorum diye, KPSS'yi kazanamıyorum diye daha çok üstüme geliyorlar.
Oysa ben, Türkçeyi ders olarak değil de anadil bilinciyle vermeye çalışıyorum çocuklara. Oysa bir umudum vardı benim yarınlarda.

Hepsini çalıyorlar elimden.
En yakınımdakiler başta.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder