1.05.2019

Devrik

Şehrin ışıkları vuruyor gözünün içine. İki yıldan sonra ilk kez böyle mutlusun. Hayatını “önce” ve “sonra” olarak ikiye ayırıyorsun. İki yıl önce aslında çok mutlu olduğunu anlıyorsun. Geçen iki yılda da ne kadar çok yorulduğun da çarpıyor yüzüne. Aslında hiçbir şey böyle olsun istemezdin. Ne kırmak ne kırılmak isterdin. Ne yanmak ne yakmak...
Cesaret alıyorsun ışıklardan ve o kişiye yazmaya karar veriyorsun. Yüzleşmek içini rahatlatacak çünkü. Çünkü o insana “Ben sana bunu yapmak istemedim.” demen gerekiyor. Bu, her şey eskisi gibi olsun beklentisi değil. Gelenin gideni arattığı şu düzende bir nevi günah çıkarma töreni aslında. O da cevap veriyor sana bütün insanlığıyla. O da anlatıyor, sen de anlatıyorsun. Karşılıklı bir rahatlama terapisi... En azından senden nefret etmediğini biliyorsun. Çünkü sen hep bu hayattaki en gerçek kavramın ölüm olduğuna inandın ve işte ikinizden biri ölmeden tekrar konuşma fırsatı yakaladınız. Müthiş bir haz bu... Teşekkür ediyorsun karşındakine bunun için.
İlk fırsatta koşa koşa gidiyorsun onun yanına. Heyecanlısın, konuşmuş da olsanız iki yıldan sonra onu görmek nasıl bir etki yaratır bilemiyorsun. Ve işte o ilk göz göze gelme anı... İkiniz de gülümsüyorsunuz istemsizce. Yüreğin kamaşıyor o an, pırıl pırıl... İyi bir insanın gülümsemesine o kadar aç kalmışsın ki onu görür görmez boynuna atlamak istiyorsun ama “saçmalama.”
Aradan iki yıl hiç geçmemiş gibi oturup muhabbet ediyorsunuz. Alakalı alakasız her şeyi ona anlatabilirsin çünkü o iyi birisi. Sana hiç zararı dokunmadı baktığında.
Bakışlarını özlemişsin, konuşmasını, ses tonunu... Onunla ilgili muhabbetleri... Durup durup gülüyorsunuz. İnanılmaz bir hafiflik bu. İki yıl önce kötü de ayrılmış olsanız nefret etmeden sohbet edebiliyor olmak büyük nimet. Çünkü asıl nefret edilecek insanları görmüşsün.
Zamanın ilk kez işe yaradığını görmek de güzel. Onun nefes aldığına şükrediyorsun. Bembeyaz çiçekler açıyor ruhunda ve onun yanından ayrılırken yürümeyi unutmuşsun, uçuyorsun...

Şarkı Senin

“İçimdeki kötü fısıldar: ‘Acıt, acıtabildiğin kadar kanar.”

Tohumlar atarsın doğduğun an insanlığın serin toprağına. Umudun olur kök salmaya, önce fidan olup sonra dallanıp budaklanmaya. Korkusuzca yaşayacağını zannedersin aşk rüzgârlarında. Gölgende varlığına şükreden insanlar biriktireceğini düşünürsün. Yıldırımlar düşerken kol kanat gerersin onlara. Yaprak dökümü saatlerinde yitirmezsin umudunu. Ne de olsa gelecek baharlar var daha!
İhanet, toprağı en başta mahvetmiş oysa. İhanet zehirlemişse düştüğün toprağı, yeşermek boşuna! İstediğin kadar yeşerip tomurcuk ol, boşuna!
Barışı, huzuru, aşkı getirir hayat zamanla derken aldandı bak dalların yalancı baharlara. Aşk zordu ama sen yine de inandın aşkın kara rağmen açan bir kardelen olduğuna.
Sevginden anlamalarını bekledin, utanırlar dedin, gitmezler dedin de şimdi yutkunamaz hâle geldin; 30’undan sonrasını kara kara düşünmektesin.
“Nasibimde bir nefeslik çimen kokusu bile yok mu?” sorusu aklına geldiği an yüreğine oturan sıkıntıyı tarif edebilecek bir hüzün kalmıyor. Yaprak dökümleri düşüyor payına hep.
Güneşin doğduğu topraklarda yaşamak istedin sadece. Kurtuluşu sevgide aradın.
Şimdi, yüzleşmelere gebe kaldın. Ya “Her şeye rağmen iyi ki vardın.” demen lazım ya da “Hâlâ hayattayım sana rağmen.” demen lazım. İkincisi olursa en azından seni üzene de rahatsızlık vermiş olacaksın. Bilsin ki köklerin sağlam, bilsin ki yaprakların olmasa da dalların gökyüzünü kucaklıyor. Çünkü bu hayatta insanlar hep kan kussalar da kızılcık şerbeti içmiş rolü yapıyorlar. Başka seçenek kalmıyor...