“İçimdeki kötü fısıldar: ‘Acıt, acıtabildiğin kadar kanar.”
Tohumlar atarsın doğduğun an insanlığın serin toprağına. Umudun olur kök salmaya, önce fidan olup sonra dallanıp budaklanmaya. Korkusuzca yaşayacağını zannedersin aşk rüzgârlarında. Gölgende varlığına şükreden insanlar biriktireceğini düşünürsün. Yıldırımlar düşerken kol kanat gerersin onlara. Yaprak dökümü saatlerinde yitirmezsin umudunu. Ne de olsa gelecek baharlar var daha!
İhanet, toprağı en başta mahvetmiş oysa. İhanet zehirlemişse düştüğün toprağı, yeşermek boşuna! İstediğin kadar yeşerip tomurcuk ol, boşuna!
Barışı, huzuru, aşkı getirir hayat zamanla derken aldandı bak dalların yalancı baharlara. Aşk zordu ama sen yine de inandın aşkın kara rağmen açan bir kardelen olduğuna.
Sevginden anlamalarını bekledin, utanırlar dedin, gitmezler dedin de şimdi yutkunamaz hâle geldin; 30’undan sonrasını kara kara düşünmektesin.
“Nasibimde bir nefeslik çimen kokusu bile yok mu?” sorusu aklına geldiği an yüreğine oturan sıkıntıyı tarif edebilecek bir hüzün kalmıyor. Yaprak dökümleri düşüyor payına hep.
Güneşin doğduğu topraklarda yaşamak istedin sadece. Kurtuluşu sevgide aradın.
Şimdi, yüzleşmelere gebe kaldın. Ya “Her şeye rağmen iyi ki vardın.” demen lazım ya da “Hâlâ hayattayım sana rağmen.” demen lazım. İkincisi olursa en azından seni üzene de rahatsızlık vermiş olacaksın. Bilsin ki köklerin sağlam, bilsin ki yaprakların olmasa da dalların gökyüzünü kucaklıyor. Çünkü bu hayatta insanlar hep kan kussalar da kızılcık şerbeti içmiş rolü yapıyorlar. Başka seçenek kalmıyor...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder