6.01.2016

Klasik

Allah biliyor ya, kanser falan olsam hiçbir ilaç kullanmadan oturur, ölümü beklerim. Bu yüzden de bana böyle bir hastalık vermedi galiba şu ana kadar.
Benim de kendi hastalıklarım var elbet. Bugüne dek bana verilmesinin bir nedeni olduğunu düşündüğüm, hatta bana sadık olan tek şey olduğunu söylediğim, iyi açıdan görmeye çalışıp çaktırmadan kovmaya çalıştığım bir adet epilepsiye sahibim malumunuz.
İlk başlarda benimseyemediğim bu hastalığa, daha sonra ister istemez alıştım. Ben alıştım da çevremdekiler alışmadı, toplum alışmadı. Toplumun bu ön yargısını yıkmak için uğraştım hep. Anlatmaya çalıştım epilepsiyi, nedenlerini, sonuçlarını, ilk yardımı... Ama kime epilepsi hastası olduğumu söylesem şaşırıp "Yazık." dedi ya da bakışları bunu onayladı. Ya da en son nöbetten sonra acile gittiğimizde bir kadının yaklaşıp "Bu yaşta neyi var?" tarzında bir soru sorması da tuhaftı. "Hepimiz ölecek yaştayız oysa." Yine de gülümsedim ben. Hak vermeye çalıştım, yeri geldi takmadım tepkileri. Gülümsedim. Çünkü stres bana yasaktı.
Ama doktorların epilepsi hakkındaki cahilliklerini hiçbir zaman anlamadım. Kimi hamile ilacı verdi, kimi hiç muayene etmeden nöbetleri tetikleyen ilaçları verdi, kimi kan aldı ama tahlilin orada yapılmadığını söyledi falan filan... Doktorlar da epilepsi söz konusu olunca ne yapacaklarını bilmiyorlar. En son gittiğim nöroloji uzmanı, daha önce kullandığım iki ilacı yazmak istedi ama oluşturdukları yan etkileri söylediğimde yazamadı. Sonra başka bir ilaç yazdı, "Bu ilaç da böbrek taşı yapıyor ama..." diyerek.
Zaten yıllardır kullandığım ilaçların unutkanlık, kansızlık, dişleri çürütme vb. yan etkilerini çekiyorken üstüne böbrek taşı pek hoş olmazdı hani.

Ve ben artık çok sıkıldım. Toplumun bitmeyen ön yargılarından, aileme verdiğim sıkıntıdan, "Acaba nöbet mi geliyor?" şeklindeki ruh hâlinden, doktorların altı yıllık cahilliğinden, birçok şeyin yasak olmasından çok sıkıldım. Ben istemiyor muyum zannediyorsunuz ki özgürce yaşamayı, ilaç kullanmadan var olmayı, yan etkilerden kurtulmayı, annemi üzmemeyi; ben istemiyor muyum?

Yine de kendimden daha kötüleri görmem gerekiyor değil mi?
Mesela nöbetlerden bıktığı için intihar eden Ian Curtis'i düşüneyim de hâlâ var olduğuma şükredeyim!

4.01.2016

İçlem

Hiçbir erdem konusu hayatın bu rezilliğini ifade etmeye yetmiyor. Sevginin hep “mecaz” anlamlarında takılıp kalıyorum, zannettiğim şey aslında öyle olmuyor. Korkunç izlenimler kalıyor geriye ve bir de kocaman bir kaos. Ian’ın asılmış boynunun çığlığı bile hayatı durdurmaya yetmemiş. Mutluluktan ziyade yersiz utançlarla boğarım kendimi zaman zaman ben de. Dünyada kötü giden her şeyden kendime pay çıkarırım. Tam da hayatın istediği kıvama gelirim yani güzelce.
İnsanlar zannediyorlar ki yaptıklarını unutuyorum gülümsediğimde. Hâlbuki on üç yıldır yazıyorum mesela ben, dedemin ölümüyle ilgili. Birçok olay da bu şekilde uzun yıllarımı ve yüzlerce satırımı alıyor. İsim vermiyorum, zaman da geçti diye herkes kendini, kendince aklıyor. Umrumda da değil bu. Dünyada mümkün oldukça az yakınım olsun istiyorum sonuçta.
Birinci tekil kişinin mantığıyla yaşıyorken hayatı,  işteş fiillere cümlelerimde hiç yer olmadı. Çiçekli bahçelerde gezerken ilk kez göreceğim bir bitkiye sevineceğim günlerin hayaliyle oluşturdum bütün notaları. 
“Mutluluğun tanımı şöyleymiş, aşkın büyüsü böyleymiş…” şeklindeki ifadeler sadece rivayetlere dayanacağından dolayı bıraktım onları da aramayı. Daha az yarayla bu hayattan kurtulmaktır çünkü en büyük başarı. Serbest ölçüyle yazılan bir hayatta uyak aramak büyük sıkıntı.
Ağıtlar da yakmıyorum artık kandırılışlarımın ardından. Tütsüler eşliğinde evrene yolluyorum gördüğüm kötülükleri duman duman. Ne de olsa süper bir hayat değil nihayetinde bana bağışlanan. Yoksa bu kadar kötü şey mi yolladım evrene? Boş ver, amaan!
Belki kimsenin beklentisine göre sevmedim, belki çok çabuk inandım gülen yüzlerine, belki anlayışsız biriyim hatta huysuzluğun yanında… Sadece gülümsetmek istemiştim değer verdiğim insanları, en kırık oldukları anlarda. Çünkü insan, gülümseyince farkına varır insan olduğunun. Çünkü insan olmanın özü, amacı bence budur.
Şimdi… Yalnızım yanıp sönen bir sokak lambası gibi. Soğuk duruyorum masadaki (bıyıklı) barbunyalar gibi. Sallanıyorum deprem sonrasındaki bir avize gibi. Kesilmiş, duygularımı besleyen damarlarım; kırışmış, insanlara hoşgörü gösteren yanım; parçalanmışım, yıkılmışım, kırılmışım…
Bir yıla nasıl girersen öyle gideceğini söylerler ya, böyle olsun bu yıla selamım.