29.02.2016

İzmir Günlüğü

23-29 Şubat 2016

Güzelliğine tanık oldum hayatın, ilk kez bu kadar doğal ve ilk kez böylesine derin... Kana kana tattım gülümsemenin tonlarını. Ağlarken yalnız değildim. Düşüncelerin paralel gittiği ortamlarda dibe vurup nirvanaya çıkmanın med-ceziriyle mest oldum.
Sevilmek nasıl bir duyguymuş hatırladım. Kimi "Gül" dedi, kimi "abla" dedi, kimi "Düşlem" diye seslendi ve bilinç altımda hepsi bir yer edindi. Gönlümde edindikleri yerlerin yanı sıra...
Tedirginliğimi tepe taklak eden samimiyetlere denk geldim. Doldu sadece gözlerim, belki de yüzlerine karşı pek belli edemedim.
Dizime yattı bembeyaz bir kedi usulca, kadehler kırdım "minnoş" gönüllerde yanlışlıkla, kırgınlıklara sünger çekildi paylaşılan güzel anlar adına, sözler verildi gelecek güzel günler hatrına...
Sadece evini değil, yüreğini de açtı Bayan N. bütün varlığıyla... (Minnetler ekstra...)
Açık sözlü hâliyle canımıza can kattı Bay M. mesela...
Gülümsemesini esirgemedi Bay A. ses tonunun olgunluğunda...
Kendini beğenmiş zannettiğim Bay Y. çocuksu masumiyetteymiş aslında...
Samimiyetiyle tayfadan biri olduğunu kanıtladı Bay A.A. şiirsel hüznünün yanı sıra...

Anladım ki hayat, en saçma şarkıları söylerken bile eğlenebiliyor olmakmış, yanında doğru insanlar varsa...

Anladım ki neşeli hikâyeler zorlayarak değil, yaşanarak yazılırmış.

Ve İzmir'de bıraktığım insanlar "Hayatımdan hiç çıkmasın."mış ...


https://youtu.be/nYf2amw4sME

16.02.2016

Kalp Kanseri

Bu akşam ünsüzlerimi düşürüyorum uçurumdan aşağıya.
Kim demiş ki benim doğuramayacağımı şu dünyada?
Ama en iyi bildiğim şey kusmak nitekim:
Bir tek gözyaşıma neden olan öznelerin hepsini kustum trilyonlarca!
Kimsenin beni umursamadığı gecelerin kucağında,
Oturdum, porselen kalbimi birleştirip diktim ben!
Ne halta yaradı peki bu şölen?
Daha çok aldanma, daha çok ayrılık, daha çok...

              Yoruldum.
          En çok da ulaşamadığım yıldızlardan medet ummaktan yoruldum.
          Sevdiğini söyleyen insanlardan bile bir şey bekleyememekten, sürekli kenara itilmekten, varken yok olmaktan, yok olmak istediğimde de samimiyetsiz var etme çabanızı görmekten yoruldum.

9.02.2016

4

Tuvalet aynalarında kalan ruj izi gibi hayat.

Mor bir şal gibi sıcacık çoğu zaman, boynuma dolanan.

Beynimi yönlendirme çabası içindeyim. Gereksiz muhabbetlere kahkahalarla gülüyor olmam, sosyolojinin içine ettiğimin resmi midir acaba?

Bugün yine öğrettin bana. Aristo önemli adam vesselam. 

Şu an bendesin ve ben bunu biliyorum. Bu yüzden yazarken kendimce sırıtıyorum. Kelebekler  gibi telaşla yazıyorum bu satırları. Bir günlük bile olsa dibine dek yaşayacağım hayatı ve hayran bırakacağım kendime insanları. 

Zaten ben sudan korkarım. Kıyılarda olmak bu yüzden işime geliyor hani.  Yoksa “Boğulurdum her sağanakta…” Sen, gözbebeklerinin masumluğunu kokladığım, yüzmeyi öğretiyorsun bana. Vücudumun çoğu sudan ibaret iken sudan korkmak boşuna. 

Fallı sakızlar çiğnemem artık daha. 

Moliere okumak lazım. 


Rutubet kokan duvarları artık boyadım. Evet, hazırım. 

20032015

3

Söz verdim. Ne yaparsam yapayım mükemmel olmalı. Mükemmele yakın  ya da.
Söz verdin. Bilirim ki “hırs” senin diğer adın.
“Yüzün kıyıma vuran…” diyor ya en çok dinlediğimiz şarkıların birinde, öyle. Daha anlamlı bakıyor artık  gözlerin. Ojelerimi üflesene hadi. Sönsün tırnaklarımın deli cesareti.
Arka arkaya belki on kere hapşurdum. Hayatın da kıyısında durdum.  
“Değilim.”  diye yazılıp “diilim” diye söylenmesi gereken kelimeler gibiyiz belki. Hadi sev beni. Çok aptalca bir istek bu, “diil mi?”

20032015

2

İki gün önce, “Sevdiğini söyleyemiyorsan ölürsün.”  yazmıştım ve orada bırakmıştım kalemi. “Ölmek de neyin nesi?” dedim ve sustum. Akıttım düşüncelerimi başka yönlere. İyi ki de öyle yapmışım. Bugün sevdiğimi söyledim rahatlıkla. Aslında anlıyordun ya. Çok şey öğrendim bugün hayat adına. Yine senden. Sana dair. Topluma dair. İnsanlığa dair. İnsan sarılmalı doyasıya. Bakış açısı değişmeli zaman zaman hayatta. Sıkılır insan yoksa.
İsminde “t” harfi olan birisinden bahsetmişti falcı geçenlerde bana ve drama yazarı olacağımı söylemişti de inanmamıştım ben ona.
Anlamlar yüklemek bir şeylere, boşuna. Zamanı saate, dakikalara değil; anlara bölmek… Özgürlüğün tanımı da bu aslında. Oh, nasıl rahatladım ama! Nasıl çizdin avuçlarıma geleceğimi dudaklarınla…

Anlatamam. Aşk değil bu. Kıyılarda  yaşamak. Derin bir nefesle. Hadi bağlayalım buradan Şizoşems’e…  

19.03.2015

1

1
Labirent. Duvarlar… Hep sıkıcı gelir insana. Çünkü insan, kıyılarda yaşamaktan korkar.
Kıyılar… En güvenli yerler oluyormuş aslında. İnsanın cesaretini topladığı, nefes alabildiği yerler… Bu yüzden hayatımda ilk kez İbrahim Tatlıses dinlemekten bu kadar keyif aldım.
Zamanı anlara bölmek… Bazen bir sakız falına… Bazen de bir şişe kolaya şükretmek. Yapmam gerek. Bir amacım var, kurgu hazır. Mutluyum bu sayede. Hayatımda ilk kez bu kadar berrak şekilde mutluyum.
Yaşaman lazım. Hadi, at kendini sahneye! Harikasın işte. Arka bahçelerde yaşıyoruz ama önemli olan da bu değil mi?
Dedi bana. Ön bahçelerde gösteriş olur ama arka bahçelere ekerler ekmeklerini. Vişne ağaçlarının gölgesinde… İlk kez yazarken böyle heyecanlı, böyle nefes nefese…
Kıyılarındayım ve kıyılarımda.
“Ne sen bunun farkındasın nen de polis farkında!”


Pan aşkına! 

Yarım Kalanlar

İnsan her türlü şeyin üstesinden geliyor zamanla.
Sadece sevilme ihtiyacını gideremiyor asla.
Şarkılar bile kâr etmiyor öyle anlarda.
Geçmiş geçiyor karşına, konuşuyor alçak bir ses tonuyla.
Bütün bunlar birer Çin işkencesi adeta.
Sevilmek önemli. Ama yollar var hani… 13.01.2015
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
İçimde biriken dikitler eriyor bu ayda
Vücudum kaskatı kesilse de yanıyor beynim ne fayda?
Sinir uçlarımın şiştiğini hissediyorum bir yandan,
Öbür taraftan kuru kafa siluetleri geçiyor gönlümün mezarlığından.
Ah, zamanı on üç yıl önceye sarsam,
Mart’ın on üçünü de otuzunu da hiç yaşamasam…
Gitmese ilk aşklarım keşke,
Gitmese dedem bir mart sabahı kendince…
On üç yaşında bir çocuk ezgisiyle kandırabilirdim belki Azrail’i,
Derdim ki: “O benim için tek, onu benden alma yeter ki!”
Gül’lerin sesi çıkmaz belki yeryüzü sofrasında
Saçları ıslak dolaşırlar hep nehirler boyunca…
Şimdi, yirmi beş gün var dedemin gittiğini diğerlerinin hatırlamasına.
Ben ise yıldızlara göz kırparım hep,
Onu anmadan geçemediğim her akşamda.  5.03.2015




8.02.2016

Ebeveyn

Birinin her hatasında onu yargılayan insanların bu hataların yapılmasında ne kadar payları olduğunu düşünmelerini isterdim.

Mesela  bir anne-baba düşünmeli en çok bunu. Anne-baba olmak biyolojik anlamda çok kolay. Peki, sonrası? Bunu kimse düşünmüyor. Herkes toplum baskısı yüzünden ya da yalnız kalmamak için anne-baba olmayı tercih ediyor. Evet, ikincisi daha kötü. Çünkü şunu düşünüyor insanlar: “Ben bu dünyada yalnız kalmamalıyım, evladım olursa bana bakar.”  ya da “Ben ölüp gittiğimde bu dünyada benden bir eser kalsın.” Ne kadar iğrenç bencillikler bunlar! Sen öldükten sonra, senden eser kalsa ne olur, kalmasa ne olur? İnsanlar bunu kendilerine itiraf edemeseler de düşünceleri bu yönde. Çünkü insanoğlu, bu dünyadan hiç gitmeyecekmiş gibi yaşama derdinde.

Sonrası mı? Sonra işte çocuklar, çocuklar… Kimse düşünmüyor ki “Bu çocuğa gelecek verebilir miyim? Onu, psikolojisini bozmadan yetiştirebilir miyim? Her davranışımla ona rol-model olabilir miyim?” gibi şeyleri. Baba, gidiyor sürekli içmeye. Her fırsatta içiyor, sarhoş geliyor eve. Ve çocuğundan içki içmemesini bekliyor. Ona sürekli bu yönde nasihat ediyor falan… Nasıl da yapmacık sevgiler bunlar böyle!  Anne, kocasıyla uğraşmaktan bıkmış, kendi hâlinde. Çocuk biliyor ki kimseyle derdini paylaşamaz. Çünkü kendi yaptıkları hataları görmeyen ebeveynler, çocuk aynı hatayı bile yapsa ona kızarlar, bağırırlar ve hatta daha fazlası…

Hiç düşünmez anne-babalar çocuklarının yaptıkları hatalarda kendi davranışlarını. İşte bu düzen böyle devam ettikçe mutsuz çocuklar dolduracak dünyayı.


Dünyaya bir “evlat” getirmekten ziyade bir “insan” getirdiğinizi düşünün. Sonra “bir anlık hatalardan” “korunun”. 

7.02.2016

İstisna

Var olmak, cehenneme dönüşüyordu. Ahlakî duruşların yok olma mevsimlerini yaşıyorduk âdeta. İyiliktanımaz insanların gölgesinde kavruluyordu bütün güzellikler…

Dünya işlerinin iyi gitmediği her yönüyle ortadayken tanıdı kadın, adamı. Soylu davranışların etkilerinden sıkıldığı anlarda mucizevî konuşmalarda buldu hep adamın bakışlarını.

Girdaplarda boğulmaya yüz tuttuğu zamanlarda bütün dışsal nesnelerden uzak durup adamla konuşmak isterdi kadın. Ne var ki adam, kendini kadının ruhu zannetmeye başlamıştı.

Kadın, adama yalnız kalmak istediğini haykırsa da adam bunu görmezden geliyordu. Hatta artık adam, o kadar tuhaf davranışlara bürünmüştü ki kadın onu tanıyamıyor, ona aslını hatırlatmaya çalışıyordu. Resmen, “kim kimi temizlerse” oyunu oynuyorlardı.

Taze fikirlerine karşılık adamla çatışma hâlinde olan kadın, artık bundan çok sıkılmıştı.

Nasıl ki zamanında adamla görüşmek için can atıyorsa şimdi de görüşmemek için bahaneler bulmaya çalışıyordu.

Bir gün adam, kadına “Gökkuşağı gibi kadınsın.” dedi. Kadın da aklına ilk geleni söyledi: “Sen siyah seversin ama…”


Her şey bir cümleyle sona ermişti. 

Yapma

Göğüs kafesimde kuşlar büyüttüm ben. Çırpınırlar her yalanda. Çıkmak isterler, uçmak isterler yalansız diyarlara ama ne fayda? En çok da bu yüzden yalan söyleme bana.

Saçlarımdan çiçekler yetiştirdim ben. Özenle suladım onları gün batımlarında. Moralim bozulduğunda kesiyorum kökünden hepsini. En çok da bu yüzden sahte gülme bana.

Gözlerimde sevdalar demledim kahve kokan. Unuttum ama şimdiki aşkların çoğu saçma sapan. Ağladığımda gözyaşı değil kan sanki gözlerimden akan. En çok da bu yüzden inanmadan bakma bana.

Yazılar yazdım alnıma, bembeyaz, adımın anlamıyla. Eli kalem tutmamışların iftirası yetermiş hâlbuki hayatları karartmaya. En çok da bu yüzden izi kalır düşüncesiyle çamur atma bana.


Sadece etten, kemikten var olmadım şu hayatta. Sevdim, daha çok sevdim, daha çok sevdim… Şimdi, ruha dokunan sevdalarımla kapına geldim. En çok da bu yüzden sevmiyorsan “seviyorum” deme bana.