31.12.2015

Cingıl Bels

Gözlerle çizilebilecek bir manzara değildi bu.
Yan yana odaların birinde rakı sofrası tellendirilirken diğerinde secdeye varılıyordu. Yaşamak gerek ancak bu duyguyu.
Bazı şeyleri gerçekten yaşamak gerek. Fırat suyunun akıp gitmesini durdurmaya çalışmadan seyretmek lazım mesela. Sonra eve dönüp Istıkan marka kaçak çaydan demleyip susuz içmeli. Sular akıp gider dedik ya, velhasıl gidenlerin geri dönmediği bilinmeli.
Kavram karmaşaları ya da özgürlük... Ne dersek diyelim, bir yer geliyor da düşüyoruz umutsuzluğun dibine.
Hâlbuki rakı ile secde gibi kaçak çay ile zeytinyağını bir arada görmek isterdim. Ama aşk, buna engel demek ki. Kaçak olan sadece çay değil, sevdalar sanki...

Ben tam ona inanmaya başlamışken giden insanlarda suç yok da, Fırat'ın durmasını bekleyen bende mi suç illaki?

Giden gitti, siyaha döndü kır saatleri. O çayın dibine çöken çöpten, zeytinyağının içine istemsizce düşen ekmek parçasından bir farkım yok şimdi...

27.12.2015

Kreşendo

" Zamanın eli değdi bize 
Çoktan değişti her şey 
Aynı değiliz ikimiz de..."

Yüreğimin titreyen hâlini hiç geçiremedim. Ellerim hep soğuk. Önceden yürümeyi çok severken şimdi olduğum yerde durmak istiyorum. Yürümek, aşk demek çünkü. Aşk ise ölmek... 
Bir gül'e "Nilüfer" şarkısını dinletiyorum şimdilerde yine. Mert Fırat'tan dinlemek iyi geliyor akıp giden düşlerime. Saçlarımı yine kısacık kestirsem de bu kez platin sarısı yapıp koşsam... Koşsam... Mert Fırat devam etse, " Hatalarına bir nilüferSevgisizliğine bir kalp verdim, Artık geri ver..."  
Şair gibi haykırsam ben de şarkı eşliğinde "Kimsenin hiç kimsesi olmayacağım..." 
Ben ağlıyorum, Mert Fırat söylemeye devam ediyor. Çok da iyi söylüyor: "Artık geri ver, Geri veremezsin aldıklarını, Geri verilmez hiçbir yanılgı, Yokluğuma emanet et Sen de benden kalanları...
Soğuk ellerim kuruyor. Çekiliyor canı sanki. Bir ara ağlamayı bırakıp düşünüyorum: "Bir insan hem oyuncu hem sesi güzel olunca daha ne ister ki?" Sonra acılarıma geri dönüp çarşafı öyle bir sıkıyorum ki, çarşafa rağmen avucuma geçiyor tırnaklarım ve haykırıyorum: "Kimsenin hiç kimsesi olmayacağım..." 
Şarkıyı başa alıyorum. Mert Fırat ne çok abartmış söylerken ne de ruhsuzlaştırmış şarkıyı. Tam kıvamında, tam acılara uyan bir tonu var sesinin... 
Acılarım hiç ara vermeden kreşendo yapıyorlar karşıma geçip. Dekreşendoyu bekliyorum ama  boşuna bu gel-git... 
Böyle anlarda daha çok şiir okuyorum ki züğürt tesellisine bulanayım. 
Jan Ender Can'ın dizelerini hatırlıyorum o vakit: 
"Seni bu kötü hikâyelere bu kötü şehirlerde alıştırdılar. Neden hiç tanımadığın insanlardan çıldırıncaya kadar merhametsizlik bekliyorsun? Bak, iyi adamlar yalnızlıktan ölüyor. İyi kadınlarsa kötü adamların balkonlarından yeryüzüne bakarken..." 

Bak şimdi, sen kötüsün o zaman. 
Ben ise iyi olamayacak kadar yorgundum, buydu aslolan. 

Ağlayışıma aldırmayıp açıyorum şarkının sesini, Mert Fırat söylesin daha iyi: "Her şeyi al, Bana beni geri ver, Bir şansım olsun, Başka yer, başka zaman, Sensiz ömrüm olsun..."


Mert Fırat - Nilüfer





Yine mi Başlık

Pet şişeleri, onların kâğıdını çıkararak kullanmayı seviyorum. Sanırım her türlü etikete karşı oluşumdan kaynaklı bu. 
Kadife perdelerin  kattığı nostaljik havaya bayılıyorum. Her an bir yerden Neşe Karaböcek çıkıp şarkı söyleyecekmiş gibi hissettiriyor bana. 
Askıyı tutan tek bir çivi var. Düzeltmiyorum çünkü "asılmanın" her türlüsüne karşıyım. 
Masanın üstünde, baş ucumda, çekmecelerin üstünde renk renk ojeler geziniyor. Pek de kullanmama gerek yok artık ama ojelerin yarattığı havayı seviyorum. 
Bir sürü kıyafet... 
Kitap... Daha çok kitap... Deli gibi kitap... 
Bir köşede ilaçlar... 
Boya kalemleri... 
Duvarın bir yanı mor, bir yanı eflatuna döner gibi... 
Gitarım da şuralarda bir yerdeydi. 
Posterler... İmzalı-imzasız posterler... 
Balkon kapısı... Önünde kocaman bir yastık, "Seni seviyorum." temalı... 

Giyineyim de çıkayım dışarı. 

26.12.2015

Affet.

Merhaba,
Ben geldim yine. Yine ve yine...
Bu kez gitmemek üzere geldim. Belki biraz hamdım, yandım da geldim.
Sen, 25 yıldır hep benimlesin. Belki daha önceden de öyle, bilmiyorum. Ama ben şu dünyaya geldiğim günden beri yanımda olmak istediğinin farkındayım.
Bugüne dek, birlikte iyi ve kötü günlerimiz oldu. Kötü derken, benim bazı şeyleri Sana yüklemeye çalıştığım zamanlar oldu. İşin en kolay kısmıydı bu. Kolaya kaçmakta da ustadır hani insanoğlu, benden iyi bilirsin.
An oldu, "Neden?" dedim, an oldu sadece Sana yöneldim. Birçok hatam oldu. Ama biliyordum ki Senin varlığınla ayaktaydım. İnsanlarla anlaşamadığım zamanlarda Sana koştum. İşte asıl sorun buydu belki, Sen sadece çaresiz zamanlarda hatırlanmamalıydın.
Cahilliğime, kıymet bilmezliğime rağmen merhametini hiç benden esirgemedin. Öyle güzellikler sundun ki bana, gülümsedim. Şımarık bir çocuk gibiydim ben. Tolstoy'un dediği gibi, "Bütün mutsuzluklar yokluktan değil, çokluktan ileri gelir."di zaten. "Derya içinde deryayı bilmeyen bir balık" gibiydim. Aklım vardı oysa, neden daha iyi yönlendiremedim?
Geç oldu. Güç de oldu. Şu yaşıma dek Senin söylediklerini yapsam çok daha mutlu olacaktım. Çünkü hep Senin dediğine vardı her şey.
Çok  da kötü değilimdir umarım. Her şeyin bir telafisi de var mıdır? En azından varlığını bildiğime hep şükrettim. Kendimi aklamak değil bu, sadece umudumu büyütme çabası. Ben, zikrediyorum adını, bütün yollar Sana varalı...
Geldim. Otobüsü kaçırdım da geldim; koşarken takıldım, sendeledim belki ama geldim. Kalbimi yara bere içinde bıraktım ama belki hüzünlü kalbi daha çok seversin?
Şimdi, kış mevsimini yaşatıyorken ben ömrüme, baharı Sende bulmaya geldim. Güneşi benden esirgeme, n'olur. Yapraklarım dökülse de affedişinle ruhum  huzur bulur, dallarım tomurcuğa durur.
Sen bana şah damarımdan da yakınsın, onca hataya rağmen Gaffâr ismine sığındığım Yaradan'sın.

25.12.2015

Züğürt Tesellisi

          Hava çok soğuktu. Cebimde birkaç lira bozuk para ile uzunca bir yolu koşarak geldim yanına. Ellerim buz  gibi olmuştu ama bir bardak çayın sıcaklığında ısınmaya yüz tutmuşlardı bile.
          Seninle her konuştuğumda bir şeyler öğreneceğimi biliyordum. Yine öyle oldu. Bu kez, çok güzel şarkılarla tanıştım sayende. Ve o şarkıları nasıl değerlendirebileceğimi de öğrendim.
          Bana söylediğin her şeyin bir nedeni vardı, her seferinde bunu anlamıştım. O yüzden artık sana daha sıradan davranmaya da başlamıştım. Birbirimizi tanımaya başladığımız ilk zamanlarda seni suçladım, anlamadığını düşündüm, hatta belki bencil olduğunu bile zannettim. Oysa senin benim için söylediğin her şey, benim yararıma oluyordu, neyse ki bunu fark ettim.
          Parayla ölçülen mevzular değildi konuştuklarımız. Çoğu zaman da cebimizdeki son parayı çaya, oralete harcıyorduk. Kimde para varsa o, "Bugün çaylar benden." diyordu ve bu sayede samimiyet de taze tutuluyordu. Çünkü şu an yanımızda olmayan birçok insanın tamamen kapitalist bir anlayışla yaklaştığını biliyorduk.
          Bugün de yine müziğe dair, sanata dair, şiire ve insana dair yapılan güzel bir sohbetten sonra ellerimi buz eden o havada yürümeye başladık. Ön yargılarımı yıktığımdan beridir, yanında güldüğüm nadir insanlardansın. Sonra, cebimizde birkaç lira bozuk para varken bilgisayara program yükletmek için internet kafeye girmeye karar verdik. Para isteyip istemeyeceklerini düşünürken "İnsanlık öldü mü be, alt tarafı bir 'setup' atacak!" dedim ben. Sonra, senin bir şey demene fırsat vermeden bastım kahkahayı, "Pardon, bu söylediğime ben bile inanmadım." diye de ekledim. Sonuç olarak internet kafedeki adam bizden para almadı. Dışarı çıktığımızda, "Gördün mü bak? İnsanlık ölmemiş." dediğin an gülümsemenin en içteni geldi, yüzüme yerleşti.
          Cebimizde hâlâ bozuk paralar duruyordu. Birer paket cips aldık kendimize. Sabahtan beri bir şey yememişiz! Soğuk havada, ellerim donuyorken ve seninle yürüyorken ketçaplı cips yemenin de tadı başka! "Kilo veremeyeceğiz." dediğin zaman "Ama yürüyoruz da aynı zamanda." şeklinde iyimser bir tepki vermiş olmam da şaşırtıcıydı. Gerçi züğürt tesellisi gibi olmuştu biraz ama...
          Ayrılmadan önce çıkıverdi dilimden, "Sen çok iyisin." cümlesi. "Ama kıymetini bilmiyorlar..." Ve bir cümle, noktasına kavuşmuş gibi oldu o an. Çünkü sen, gerçekten iyiydin. Çünkü sen, bugüne dek çıkar için beni kandırmamıştın. Çünkü sen, bugüne dek yalan söylememiştin. Falan filan...

E

Epilepsi için ilk kitabı milattan önce Hipokrat yazıyor. O dönemlerde, insanlar epilepsi hastalarını “şeytan” olarak görüyorlar. Hipokrat da kitabında bu insanların “şeytan” olmadıklarını, epilepsinin bir hastalık olduğunu ifade ediyor. Ama tabi o dönem insanlarını buna inandıramıyor. İşin tuhaf yanı, o günden bugüne binlerce yıl geçmiş olmasına rağmen hâlâ bize “içine cin kaçmış” gözüyle bakılıyor. Okuyup üfleyerek iyi olacağımıza inanıyorlar. Ya da bizi “deli” zannediyorlar, buna şahsen tanık oluyoruz. Hâlbuki epilepsi ruhsal değil fiziksel bir hastalık, bunu hep hatırlatıyoruz. Nasıl ki örneğin,  şeker hastalığı normal karşılanıyor toplumda artık, epilepsi de bizim sinir sistemimizde var olan bir rahatsızlık. Ancak işte o devirler öncesi anlayış hâlâ devam ettiriliyor kuşaklar arasında.
İnsanlar, bu tarz inanışlardan ötürü, bizi bakışlarıyla bile aşağılıyorlar. Nöbet geçirmeyi bırakın, epilepsi hastası olduğumuzu söylediğimiz zaman bile bizden uzaklaşıyorlar. En yakın arkadaşım, yanında nöbet geçirdikten sonra bana “Ben senden korkuyorum.” demişti mesela. J Bunun gibi bir sürü tavırla karşı karşıya kalıyoruz.
Çocukken her şey daha zor oluyor. Ben dört yaşından beri epilepsi tedavisi görüyorum ve o zamanlar ne olduğunu bilmiyordum. Doktora gidiyoruz, kafama kablolar takıyor, gözümü kapatmamı söylediği zaman ben muziplikten açıyorum, tekrar EEG çekmek zorunda kalıyor falan… Bir çocuğa epilepsiyi anlatmak çok zor. İlkokula başladığımda annem öğretmenime dikkat etmesi gerektiğini söylemişti.  Neden öyle söylediğine anlam verememiştim mesela, diğer çocuklardan ne farkım vardı ki benim? Epilepsi hastalarının çok yorulmaması da gerekiyor. Bu yüzden okul hayatım boyunca beden eğitimi derslerini hep idare ettim, arkadaşlarım bahçede koşarken, ben kenardan onları izlerdim. Bu tarz şeyler ister istemez hem diğer insanların seni dışlamasına sebep oluyor, hem de sen kendini dışlıyorsun. Bir de epilepsiye olan toplum bakış açısı yüzünden yeterince bilgi sahibi değilsin. Büyüyünce anlıyorsun birçok şeyi.
Bazıları da bizi engelli olarak görüyor. “Aman şunu yapma nöbet geçirirsin, aman ilacını içtin mi, sakın uykusuz kalma…” gibi cümleler bizi daha çok eziyor aslında. Çünkü biz, nöbet anları dışında zaten “normal” bir hayata devam ediyoruz. Öyle her anımızı engelleyen bir hastalık değil bu. Bir de bu hastalığa “epilepsi” denilmesini istiyoruz, “sara” değil. Çünkü toplumda kullanılan isim sara, direkt önyargı oluşturuyor insanlarda. “Epilepsi” kelimesi, tıbben daha doğru.
Epilepsi hastaları iş bulamayabiliyor bazen. Çünkü o bahsettiğimiz önyargı, inanın en eğitimli insanlarda bile oluyor. Sürekli ilaç kullanıyor olmamız bile tuhaf karşılanabiliyor, ilaç içerken ne ilacı olduğunu soruyorlar hemen. Yemek  yemek, su içmek gibi, ilaç içmek de bazı insanların hayatına devamını sağlar oysaki. J Dünya üzerinde 65 milyon insanın etkilendiği bir hastalığa nasıl böyle önyargılı olabiliyorlar anlamak zor. Çünkü epilepsi her yaştan, her bireyde görülebilen bir hastalık.
Aileler de telaş yapıyorlar. Ne yapacaklarını bilemiyorlar. Yalnız bırakmak istemiyorlar, dışarıdayken telefonu duymasan kesin nöbet geçirdiğini düşünüyorlar. Onlara hak veriyoruz tabi ki ama onların bu telaşı sadece bizi daha da üzüyor.
En çok anlatmaya çalıştığımız konu da nöbet sırasında ilkyardım. İnsanlar gerçekten hep kulaktan dolma bilgilerle, yarım yamalak bir şeyler yapmaya çalışıyorlar. Tabi nöbet geçirirken görüp de kaçmamışlarsa. J Mesela, çok bilinen, sürekli televizyonlara çıkan bir alternatif tıp uzmanı, geçenlerde sosyal medyada ilkyardımı anlatırken “Soğan koklatarak kendine getirebilirsiniz.” yazmış. Oysa nöbet geçiren birine soğan, alkol, kolonya vb. şeylerin asla koklatılmaması gerektiğini tıp doktorları sürekli söylüyor. Çünkü bir bayılma değil bu, nöbet. Nöbet anında yapılması gereken hastayı yan çevirmek öncelikle, çünkü dilimizin nefes borusunu tıkamaması gerekiyor. Yanlış ilkyardımda sakat kalma, ölme gibi riskler var ki bunu hiçbirimiz istemeyiz tabi ki. Halkın bilinçlenmesini, bilgi sahibi olmasını istiyoruz çünkü gelip “Siz evlenebiliyor musunuz?” gibi saçma sapan sorular sorabiliyorlar. J
Not: Tabi ki evlenebiliyoruz. J
Bir de insanlar bizim toplum içinde yetersiz olacağımızı düşünüyorlar. Aslında tarihe baksalar, ne kadar başarılı insanların epilepsi hastası olduğunu duyduklarında çok da şaşırıyorlar: Aristo, Socrates, Van Gogh, Charles Dickens, Niccolo Paganini, Jean-Jacques Rousseau, Blaise Pascal, Molière, Michelangelo, Leonardo da Vinci, Dostoyevski, Neyzen Tevfik, Napoleon Bonaparte… gibi örnekleri mevcut.
Hepsi de çeşitli alanlarda bütün dünyanın kabul ettiği isimler.

Önyargılı durumlar aslında ilk başlarda sıkıntılı oluyor, üzülüyor insan ister istemez. Ki bize üzülmek yasak. J Alışıyor insan bu tepkilere zamanla ama değişmesini de istiyor tabi.

Tekrar söyleyelim, epilepsi, nörolojik bir bozukluktur.  Ruhsal durumumuzu bozan şey, toplumun önyargıları ve tavırları. J Bu algıyı yıkmak için 26 Mart Epilepsi Duyarlılık Günü ve her kasım ayı Epilepsi Duyarlılık Ayı olarak geçiyor. Birçok insanın bundan da haberi yok. Epilepsinin rengini mor olarak belirlediler ve her 26 Mart’ta mor, epilepsi temalı tişörtler giyip insanları epilepsi yönünde bilgilendirmeye çalışıyoruz.

Beklentimiz, bize de “normal” insanlara yani epilepsi hastası olmayan insanlara davrandıkları gibi davranmaları. Biz “öcü” değiliz. J

10.12.2015

SUDEP


Yanında olmaya çalıştıkça beni itiyor oluşun
Başıma giren ağrıların sebebiyken
Denize bakmaktan vazgeçerim
Bilmem kaç mil kaçarım kendimden.
Bir yokuşun orta yerinde
Tıkanıp kalan gençliğimin
Sahip olduğu tek zanaat seni sevmekti
Beni en iyi sen bilirsin.
Ayak seslerini duymazdan gelirim.
Sabaha ya çıkar ya çıkmaz bedenim.
Bilmediğim bir şehirde
Otobüsten yeni inmiş gibiyim.
Artık, dedim, bu harp bitmeli,
Münakaşa etmeden bir yol çizilmeli,
Dünya ötede lakin
Dünya benim dışımda yaşanıyor idi.
Oturduğum sokağa varamayan çaresizliğime
Dehşetli kaftanlar biçilmiş bile olsa
Yine de yaşıyorum işte
Yalpalaya yalpalaya…



*SUDEP: 
Epilepside Nedeni Açıklanamayan Ani Ölüm 


8.12.2015

Akşamsefası

Bir akşamsefasının hüznüne konuk oldum:
Güzelliği sözaçmazlıklar içinde gidip geliyordu.
Hâlbuki sabaha olan küskünlüğün
En ateşli savunucusu oydu.
Varsayımlı taraçalara konuk olurdu hep,
Eğlencesi de parayla ölçülemeyecek.
Peltek ayçiçekleri gibi
Güneş’e hiç minnet etmeyecek.
Doğa tarihinde bambaşka bir yerde,
Aslanağzıyla komşu olur duvar diplerinde,
Tohumları  dönmek üzereyken kahverengiye,
Almış onu inceden düşünce.
Ne olduğunu merak ettim.
Adı “sefa” iken sebebi neydi boyun bükmesinin?
Sonradan durumu fark ettim:
Gündüzsefasını getirmişler yanına,
İnat yapar gibi ona.  
Gece onu kimseler fark etmezken
Gündüzsefasına  hayran olurlarmış âdeta.
O günden beri
“Kahkaha çiçeği” de denmiş gündüzsefasına,
Akşamsefası hep kenarda, kıyıda.