28.05.2015

Pavlov

Hüzünlü bir şarkının son perdesinde gibi tutsak hissediyorum kendimi çoğu zaman. En mutlu anlarda bile hüzün gitmiyor. Siren sesleriyle yürütülmeye çalışılan bir hayat benimkisi. Büyümek, en az doğum kadar sancılıydı. Kimse hayatın bu yönünü bana anlatmadı.
Yaşamaktan korkmadım. Şu sıralar korkak gibi görünsem de bu işime geliyor. Çünkü kendimi anlatmayı bıraktım. Ama yaşadım. Mutluluğu da belki (sonradan yalan olduğunu anlasam da) hüznü de yaşadım. “İsyanım yanışıma”ydı sadece. Hiç kimseyi suçlamadım.
Süslü cümleleri bile bir kenara bıraktım. Ne de olsa bu ülkede iyi olanın kıymeti bilinmiyor. Ya da öldükten sonra biliniyor. O güzel cümleler de sosyal ortamlarda insan tavlamak için meze gibi kullanılıyor.
Felsefe kitabında gördüğüm köpek gibi hissediyorum kendimi.  Çaresiz kaldığım her an o geliyor aklıma. Önce zil sesi geliyor, ardından et veriliyor köpeğe. Ve köpek daha sonra zil sesini her duyuşunda et verilmese de salya salgılıyor falan, bilirsiniz ya… Hak veriyorum her seferinde Pavlov denen adama. Ben de aldanıyorum her insanda. İnsan  görünce hemen başlıyorum vefa salgılamaya. Unutuyorum kobay olduğumu birçoklarının hayatında.
“Bu kez aldanmayacağım.” Dediğim her seferde daha da beteri oluyor. Sanırım aklım gün geçtikçe gidiyor. Bahar geldi zannedip erkenden açan ağaçlar misali allı beyazlı donatıyorum dallarımı. Sonra bir soğuk, beklenmeyen bir yağmur… Ve çiçeklerim yerle bir oluyor, tutamıyorum hiçbirini. Yenisi elbette açar, ama ben ne yaparım bir dahaki mevsime kadar? İnsanlar bunu hiç düşünmüyorlar.
Demlenmiş hüzünler işte benimkiler. Şeker koysam da acı. Her yudumda deliyor midemi sanki. Demini açmak için su lazım, yetmiyor göz pınarlarımdaki.

Beklenilen şey ise, sadece sevgi. Ben bir şeyler yaptım diye bana iyilik yapmak zorunda hissetmesin kimse. Ama kıymet bilsin en azından. Ama o bile olmuyor ki. Sevgisizlik yiyip bitiriyor beni, duy artık sesimi! 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder