Hüzünlü bir şarkının son perdesinde gibi tutsak hissediyorum
kendimi çoğu zaman. En mutlu anlarda bile hüzün gitmiyor. Siren sesleriyle
yürütülmeye çalışılan bir hayat benimkisi. Büyümek, en az doğum kadar
sancılıydı. Kimse hayatın bu yönünü bana anlatmadı.
Yaşamaktan korkmadım. Şu sıralar korkak gibi görünsem de bu
işime geliyor. Çünkü kendimi anlatmayı bıraktım. Ama yaşadım. Mutluluğu da
belki (sonradan yalan olduğunu anlasam da) hüznü de yaşadım. “İsyanım yanışıma”ydı
sadece. Hiç kimseyi suçlamadım.
Süslü cümleleri bile bir kenara bıraktım. Ne de olsa bu
ülkede iyi olanın kıymeti bilinmiyor. Ya da öldükten sonra biliniyor. O güzel
cümleler de sosyal ortamlarda insan tavlamak için meze gibi kullanılıyor.
Felsefe kitabında gördüğüm köpek gibi hissediyorum
kendimi. Çaresiz kaldığım her an o
geliyor aklıma. Önce zil sesi geliyor, ardından et veriliyor köpeğe. Ve köpek
daha sonra zil sesini her duyuşunda et verilmese de salya salgılıyor falan,
bilirsiniz ya… Hak veriyorum her seferinde Pavlov denen adama. Ben de
aldanıyorum her insanda. İnsan görünce
hemen başlıyorum vefa salgılamaya. Unutuyorum kobay olduğumu birçoklarının
hayatında.
“Bu kez aldanmayacağım.” Dediğim her seferde daha da beteri
oluyor. Sanırım aklım gün geçtikçe gidiyor. Bahar geldi zannedip erkenden açan
ağaçlar misali allı beyazlı donatıyorum dallarımı. Sonra bir soğuk, beklenmeyen
bir yağmur… Ve çiçeklerim yerle bir oluyor, tutamıyorum hiçbirini. Yenisi
elbette açar, ama ben ne yaparım bir dahaki mevsime kadar? İnsanlar bunu hiç
düşünmüyorlar.
Demlenmiş hüzünler işte benimkiler. Şeker koysam da acı. Her
yudumda deliyor midemi sanki. Demini açmak için su lazım, yetmiyor göz
pınarlarımdaki.
Beklenilen şey ise, sadece sevgi. Ben bir şeyler yaptım diye
bana iyilik yapmak zorunda hissetmesin kimse. Ama kıymet bilsin en azından. Ama
o bile olmuyor ki. Sevgisizlik yiyip bitiriyor beni, duy artık sesimi!
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder