Elimde olsaydı hayatımın sınırlarını bütün mülteci hüzünlere kapatırdım. Öyle olmuyormuş o işler. Hüzün bir kez girince hayata, kontrolsüzce çoğalıyormuş ve ele geçiriyormuş insanın beynini. Hâlbuki annemin karnındaki hâlim gibi saf kalabilmek isterdim. Sırf bu istek yüzünden de ara ara herkesten ve her şeyden uzaklaşmak istiyorum. Yalnızlığı seçtiğim anların tek sorumlusuyum. Ama genelde yalnızlığı ben seçmiyorum. Mesela babaannemi kaybedince ben her yerde babamı aradığımı fark ettim. Bir yandan babaannemin de babamın yanına gittiğini düşünürken diğer yandan babamın beni teselli etmesini bekledim. Babam olsaydı ne kadar üzülürdü bilemem ama ben babaannemden sonra bile babamın olmayışına çok üzüldüm. Neyse ki acıyı acıyla yarıştırmaktan son anda vazgeçtim. İnsanların benim babamın kızı olduğumu öğrendiklerinde verdikleri acıma dolu tepkilerden tiksindim. Başsağlığına geldikleri hâlde moralimi daha çok bozmaları da bu yüzden. Gerçi onlar en azından geldiler. Bir de hep benim her şeylerinde bulunmamı isteyen ama kendileri hiç yanımda olmayan tayfa var ki yine kırmızı çizgilerimin çoğalmasına neden oldu. “Artık çok geç.” dedim üç beş gün sonra yazmaya kalkanlara. Söz konusu ben isem ister iyi günüm ister kötü günüm olsun, hep ertelenebilir gören herkesten kaçtım. Sonuçta yarına çıkacağının garantisi olmayan bir canlıyım. Baktım ki dostluk anlayışımız uymuyor, ishal olmuş gibi onları da çıkarttım. Üstlerine birer bardak su içerim, geçer sandım. Babamın yasını tutamadan babaannemin devreye girmesiyle birlikte yas sürecim genişlemiş oldu.
Zamanında tutulmayan yasların kazası oluyor mu? Geç kalınca kefaret mi ödemek zorunda kalıyor insan? Güçlü duruyorum diye hiç üzülmediğimi ya da çabucak atlattığımı zanneden insanları “Sizi çok güzel bir yere götüreceğim.” deyip hayatımın sınır kapısından dışarı salıyorum. Üzülmenin, yas tutmanın, yetimliğin kıymetini bilen ve saygı duyanlarla yoluma devam ediyorum.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder