3.01.2013

Bi Şey Yapmalı


“Eskiden İstanbul’da sokak kedilerini ve köpeklerini bir çuvala doldurup götürürler ya denize ya da Hayırsızada’ya atarlarmış. Çuvala doldurulan kediler, kancalarla yakalandıklarından yaralı olurlarmış ve çuvalın içinde ya da kamyonda birbirlerine girerlermiş. Düşman olurlarmış birbirlerine. Henüz yakalanmayanlarsa buna hiç aldırmazmış. Bunu anlamak için Türkiye’de yaşamak yeter. Her yerde… Bakışlarıyla, davranışlarıyla, sözleriyle birbirlerini tırmalayan, ısıran, birbirlerine düşman, çuvala doldurulmuş ama kendilerini kimin çuvala doldurduğunu bilmedikleri için birbirine düşman kediler gibi neden birbirlerine düşman olduklarını bilmeyen, içine düştükleri durumdan birbirlerini sorumlu tutan insanlar…” (Nesin, 1995)
                “Bir zamanlar Avrupa’yı titreten, İstanbul’u fetheden fatihlere mâlik, ateş saçan sahralarda harbeden cengâvere sahip, Avrupa cehalet içinde yüzerken ilm-i vakte âşina âlimlere mâlik”( Ran, 2008) bir milletin torunları olarak günümüzde durumumuz işte bundan ibaret.
                Kötü giden bir şeyleri değiştirmek için değişime ilk olarak kendinden başlamalı insan. Ancak; önünde başka dillerde yazılar bulunan “T gömlekler” giyerken, aynı kelimeleri açtığımız dükkânın camına gururla yazarken kendimizi çağdaş olduk zannediyoruz.
                Türkçe’nin dil bilgisi yapısının mantığa uygunluğu, dilin ezber metoduyla değil; mantık yürütülerek öğrenilmesi bilim adamlarını Türkçe’nin mükemmelliği konusunda hayrete düşürürken biz kendi dilimize sahip çıkamıyoruz. Sorsanız, aslında hepimiz emperyalizme karşıyız, Amerika da dünya ahret düşmanımız. Hâlbuki daha cenaze törenlerine giderken neden siyah giydiğimizi bile bilmiyoruz. Cevap basit: Brezilya dizilerinde öyle yapıyorlar.
                İman dedikleri korku, bayram dedikleri yortu olan insanlar demokratik (!) açılımlar sunarken susuyoruz. Ancak atıp tutarken “Ne mutlu Türk’üm diyene!” sözünü söylemeyi görev biliyoruz.
                Okullarda Türkçe diye öğretilen dilin aslında çok başka bir şey olduğunu Türkçe öğretmenliği okursak anlıyoruz ama ne fayda? Elimize verilen müfredatta ne yazıyorsa onu uyguluyor, bir süre sonra düzen mahkûmu oluyoruz.
                Mustafa Kemal bir konuşmasında; “Türk çocuklarını eğitirken, onları kafalardaki kabiliyetleri, Türk karakterindeki sağlamlıkları, Türk duygularındaki yükseklik ve genişlikleri, kendilerini hiç zorlamadan doğal bir tarzda ve olduğu gibi ifade etmeye alıştırmalı.” Diyor. Biz ise İngilizce ile başlayan , dilimizi yok etme ve eğitimi ele geçirme çabalarını görmezden geliyoruz.
                Kültür emperyalizmi adı verilen uyuşturucuyu bize şeker gibi yutturanları görmüyoruz. Sevgililer Günü’nün aslında Aziz Valentin’i anma günü olduğunun farkında değiliz. Mek Danılds’la Koka Kola’nın girdiği yerlerden hayır gelmeyeceğini anlayamadık. Emperyalist güçler, bu zayıflıklarımızı fark ettiklerinden beri bizim için top-tüfek masrafına bile girmez oldular. Çünkü biz iki kelime İngilizce ile Avrupa’ya, Haçlı Birliği de diyebiliriz, bilmem kaçıncı kuma oluruz zannediyoruz. Kediler gibi birbirimizi yerken, dışa karşı güçlü olabilmenin ilk koşulunun önce içte güçlü olmaya dayandığını da unuttuk.       Nâzım Hikmet’in şiirinde ırkına seslendiği gibi; “Neden bugün Avrupa sana meydan okusun? Neden bugün o cehalet yuvası sana ilim öğretsin?”
                Aynaya baktığımızda dilinden utanmayan, millî bir uyanışın ifadesi olarak, bir milletin maddî ve manevî bütün güçlerini harekete geçiren Kuva-yi Milliye ruhunu, damarlarımızdaki asil(!) kanda hissedebilmek dileğiyle; ne mutlu bu şartlarda her şeyi göze alıp Türk’üm diyebilene!

-           Nesin,Aziz (1995), Çuvala Doldurulmuş Kediler, Adam Yayınları
-           Ran, N.Hikmet,(2008),Bütün Şiirler, YKY, İstanbul. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder