“Eskiden İstanbul’da sokak kedilerini ve
köpeklerini bir çuvala doldurup götürürler ya denize ya da Hayırsızada’ya
atarlarmış. Çuvala doldurulan kediler, kancalarla yakalandıklarından yaralı
olurlarmış ve çuvalın içinde ya da kamyonda birbirlerine girerlermiş. Düşman
olurlarmış birbirlerine. Henüz yakalanmayanlarsa buna hiç aldırmazmış. Bunu
anlamak için Türkiye’de yaşamak yeter. Her yerde… Bakışlarıyla,
davranışlarıyla, sözleriyle birbirlerini tırmalayan, ısıran, birbirlerine
düşman, çuvala doldurulmuş ama kendilerini kimin çuvala doldurduğunu
bilmedikleri için birbirine düşman kediler gibi neden birbirlerine düşman
olduklarını bilmeyen, içine düştükleri durumdan birbirlerini sorumlu tutan
insanlar…” (Nesin, 1995)
“Bir
zamanlar Avrupa’yı titreten, İstanbul’u fetheden fatihlere mâlik, ateş saçan
sahralarda harbeden cengâvere sahip, Avrupa cehalet içinde yüzerken ilm-i vakte
âşina âlimlere mâlik”( Ran, 2008) bir milletin torunları olarak günümüzde
durumumuz işte bundan ibaret.
Kötü
giden bir şeyleri değiştirmek için değişime ilk olarak kendinden başlamalı
insan. Ancak; önünde başka dillerde yazılar bulunan “T gömlekler” giyerken,
aynı kelimeleri açtığımız dükkânın camına gururla yazarken kendimizi çağdaş
olduk zannediyoruz.
Türkçe’nin
dil bilgisi yapısının mantığa uygunluğu, dilin ezber metoduyla değil; mantık
yürütülerek öğrenilmesi bilim adamlarını Türkçe’nin mükemmelliği konusunda
hayrete düşürürken biz kendi dilimize sahip çıkamıyoruz. Sorsanız, aslında
hepimiz emperyalizme karşıyız, Amerika da dünya ahret düşmanımız. Hâlbuki daha
cenaze törenlerine giderken neden siyah giydiğimizi bile bilmiyoruz. Cevap
basit: Brezilya dizilerinde öyle yapıyorlar.
İman
dedikleri korku, bayram dedikleri yortu olan insanlar demokratik (!) açılımlar
sunarken susuyoruz. Ancak atıp tutarken “Ne mutlu Türk’üm diyene!” sözünü
söylemeyi görev biliyoruz.
Okullarda
Türkçe diye öğretilen dilin aslında çok başka bir şey olduğunu Türkçe
öğretmenliği okursak anlıyoruz ama ne fayda? Elimize verilen müfredatta ne
yazıyorsa onu uyguluyor, bir süre sonra düzen mahkûmu oluyoruz.
Mustafa
Kemal bir konuşmasında; “Türk çocuklarını eğitirken, onları kafalardaki
kabiliyetleri, Türk karakterindeki sağlamlıkları, Türk duygularındaki yükseklik
ve genişlikleri, kendilerini hiç zorlamadan doğal bir tarzda ve olduğu gibi
ifade etmeye alıştırmalı.” Diyor. Biz ise İngilizce ile başlayan , dilimizi yok
etme ve eğitimi ele geçirme çabalarını görmezden geliyoruz.
Kültür
emperyalizmi adı verilen uyuşturucuyu bize şeker gibi yutturanları görmüyoruz.
Sevgililer Günü’nün aslında Aziz Valentin’i anma günü olduğunun farkında
değiliz. Mek Danılds’la Koka Kola’nın girdiği yerlerden hayır gelmeyeceğini
anlayamadık. Emperyalist güçler, bu zayıflıklarımızı fark ettiklerinden beri
bizim için top-tüfek masrafına bile girmez oldular. Çünkü biz iki kelime
İngilizce ile Avrupa’ya, Haçlı Birliği de diyebiliriz, bilmem kaçıncı kuma
oluruz zannediyoruz. Kediler gibi birbirimizi yerken, dışa karşı güçlü
olabilmenin ilk koşulunun önce içte güçlü olmaya dayandığını da unuttuk. Nâzım Hikmet’in şiirinde ırkına seslendiği
gibi; “Neden bugün Avrupa sana meydan okusun? Neden bugün o cehalet yuvası sana
ilim öğretsin?”
Aynaya
baktığımızda dilinden utanmayan, millî bir uyanışın ifadesi olarak, bir
milletin maddî ve manevî bütün güçlerini harekete geçiren Kuva-yi Milliye
ruhunu, damarlarımızdaki asil(!) kanda hissedebilmek dileğiyle; ne mutlu bu
şartlarda her şeyi göze alıp Türk’üm diyebilene!
-
Nesin,Aziz
(1995), Çuvala Doldurulmuş Kediler, Adam Yayınları
-
Ran,
N.Hikmet,(2008),Bütün Şiirler, YKY, İstanbul.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder